Gerçekliğin bizim algıladığımızdan çok farklı olduğunu ne zaman düşünmeye başladığımı hatırlamıyorum. Sonraları insanlarla konuşurken onlara gerçekliğin bizim sandığımızdan çok daha dolu olduğunu ve bizim sadece onun bir parçasını algılayabildiğimizi anlatmaya başladım. O sıralar beş duyumuza gereğinden fazla güvendiğimizi, bunların daha geniş ve daha farklı şekilleri olabileceğini anlamaya başlamıştım sanki. Alman zoolog Jakob von Uexküll’ün “Umwelt” dediği o kavram bende bir aydınlanma anı oluşturmuştu ve bu sözcük her canlının kendi öznel deneyim dünyasına ve çevresiyle kurduğu kendine has anlam ilişkisine vurgu yapıyordu.

Karım ile birlikte küçük bir baloncuğun içinde yaşıyorduk ve bu baloncuğun dışındaki dünyaya gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır gibiydi. Oysa bizim dışımızdaki canlılar ne bizim gibi görüyor ne bizim gibi duyuyor ne de bizim gibi düşünüyor ve karar veriyordu. Kendimizi kendi bildiğimiz dünyaların dışına kapatmış, kendi bildiğimizden çok daha renkli ve sesli dünyaları üstü kapalı bir şekilde yok saymaya başlamıştık. Ara sıra görme ve duyma yetisi çok daha geniş olan makineler yapma düşüncesi de bazen aklımı kurcalayıp duruyordu.

Önceleri mantar olarak düşünülen, gölgeli ve nemli ortamlarda yaşayan, 900’den fazla türü olan balçık küflerinin bilgisayarların gücünü zorlayan genetik algoritmalar gibi, algoritmaları neredeyse yaya bırakacak bir şekilde, karmaşık problemleri beyinleri bile olmadan çözdüklerini öğrendiğimde bende yine bir başka aydınlanma anı oluşmuştu.

2010 yılında Japonya’daki Hokkaido Üniversitesi ve İngiltere’deki araştırmacılar, ilginç bir deney gerçekleştirmişlerdi. Bu deneyde bir petri kabı üzerinde Tokyo metropol alanının haritası oluşturulmuş Tokyo’nun önemli şehir merkezlerini temsil edecek noktalara balçık küflerinin besin kaynağı olan yulaf ezmesi yerleştirilmiş, dağlık alanları temsil etmek için ışıktan kaçınan balçık küflerini yönlendirmek amacıyla ışık kullanılmış, Physarum polycephalum türü balçık küfü ise petri kabının merkezine yerleştirilmişti.

Balçık küfü deneyde yulaf ezmelerine doğru büyüyerek karmaşık bir ağ oluşturduğunda deneyi yapanlar şaşırtıcı bir şekilde, balçık küfünün oluşturduğu bu ağın, mevcut Tokyo metro sisteminin hatlarına inanılmaz derecede benzediğini anlamışlardı. Balçık küflerinin beyni olmasa da en kısa ve en verimli yolları bulma konusunda doğal bir yeteneği vardı ve onlar besin kaynaklarını ararken en az enerjiyi harcayacak bir şekilde ağlarını optimize ediyorlardı. Beyinleri olmasa da yollarını bulmak için karar veriyorlardı. Hayat ve canlılık hakkında büyük büyük laflar ederken balçık küfünün ne tür bir canlı olduğunu bile doğru dürüst bilmiyorduk.

Bir arkadaşıma kambur balinaların şarkılarının bölgesel lehçelere sahip olduğunu anlattığımda bana, “Ne yani aynı dili konuşup birbirini anlamayan insanlar gibi mi?” diye sordu. Ona bir şey demedim ama o sırada aklımdan bir balina şarkısının çok eskiden orada avlanan bir balina ile ilgili bir destanın şarkısı olabileceğini geçirdim. Dünya bizim sandığımızdan çok farklı bir yerdi galiba. Yunusların bireysel isim olarak kullandıkları özel ıslıklara sahip oldukları hiç aklımıza gelir miydi?

O gece tuhaf bir düş gördüm. Bir deniz ördeği ile birlikte denize dalıp dolaşıyorduk. Bana, “Sizin yatay görüş açınız 200 dereceye kadar çıkar ama bizim 360 dereceye yakın bir görüş alanımız var, ultra viole ışığı dahil biz sizden daha renkli görürüz” diyordu. Dünyayı ve denizi bizden daha renkli nasıl gördüklerini açık bir şekilde anlayamıyordum.

Eş seçerlerken bu bizim bildiğimizden çok renkli dünyanın onları nasıl etkilediğini ona sormadım. Bir yerde deniz taraklarının 200 gözü olduğunu okumuştum. Deniz ördeği ile suyun altında deniz taraklarının yanından geçerken ona deniz taraklarının çok akıllı olup olmadıklarını sordum, “Sanmam, onların çok gözleri var ama beyinleri biraz ilkel” dedi. Onların çok gözleri varmış ama beyinleri gözlerinden gelen verileri görsel olarak işlemiyormuş sadece ışığa ve karanlığa duyarlıymış.

Deniz ördeği anlatıp duruyordu, “Siz bizim gibi göremezsiniz. Biz uçarken dünyanın aynı anda hem bize doğru ve hem bizden uzağa hareket ettiğini görürüz”. Sesimi çıkarmadım ama bana uçakların nasıl gördüğünü sorduğunda işin canlı ve cansızlar nasıl görür gibi bir noktaya gittiğini anlayarak onu duymamış gibi yaptım. Ne kadar tuhaf olursa olsun, ben fillerin 100 kilometreden haberleşebildiklerini düşümde bir deniz ördeğinden öğreniyordum.

Sabah uyandığımda öznel deneyim dünyamın küçüklüğünü, bu dünyada benden başka çok sayıda canlının olduğunu ve onların dünyayı benden farklı bir şekilde algıladıklarını iyice kavramıştım.

O sırada karım da uyanmış yataktan bana, “Akşam uykunda konuştun, deniz tarakları filan diyordun” dedi. Ona deniz taraklarının gözlerinden ve düşümde deniz ördeği ile yaptığımız yolculuktan söz etmedim. Balçık küflerinden neler öğrenebileceğimizi filan anlatmaya kalksam bana, “Sabah sabah ne diyorsun sen?” diyeceğini biliyordum. Hızla giyindim, çantamın içinde işimde kullanacaklarımın olup olmadığını kontrol ettim.

Ona deniz taraklarının gözlerinden söz etmiş olsaydım zaten bana, “Git sen çok uluslu şirketinle deniz dibini talan ederek petrol ara. Deniz taraklarının gözleri de düşlerindeki kabusların olsun” diyecek ve ben de muhtemelen ona, “İyi de arabanın taksitini nasıl ödeyeceğiz?” diye soracaktım ve ardından tartışacaktık.

Platforma varırken keşke düşümde deniz ördeğine, “Deniz taraklarının gözlerinde de bizim gibi yaşlar olabiliyor mu?” sorsaydım diye düşündüm.

Necmi Gürsakal