“Küllük Kahvesi Bütün Bir Âlemdir”: Neriman Hikmet’in Masasından
1941 yılının sonbaharında, bir kadın yazar, bu meşhur mekâna yalnızca gözlemci olarak değil, aynı zamanda edebiyat masasında bir katılımcı olarak yerleşir. Onun yazısı, 28 Ekim 1941’de Vatan gazetesinde yayımlandığında, “Küllük bir kahveden ibaret değildir” diyen herkesin belleğine sızacak bir belge olur.
Neriman Hikmet’in Küllük anlatısı özgündür. Gözlemlerini erkeklik doygunluğu üzerinden değil, kadın olarak dışarıda bırakılmanın, ama bir yandan da içeriden konuşmanın maharetiyle şekillendirir. Kahvehane, onun metninde yalnızca çay ve duman dolu bir mekân değil; aynı zamanda fikirle, yalnızlıkla, tartışmayla ve başıboşlukla örülmüş bir zihinsel peyzaja dönüşür. Herkes oradadır: Sessiz oturanlar, gürültüyle tartışanlar, mecmua karıştıranlar, mürekkep yalamış akademisyenler, genç edebiyatçılar ve hırçın hatipler.
Kadınlar neredeyse yokturlar. Belki birkaç defa telaffuz edilen birer hayal, bazen laf arasında edilen bir selamdırlar. Neriman, bu eksikliği tüm metne yaymaz ama farkındalığını gözünden kaçırmaz. Onun için Küllük, biraz da o eksikliklerin, suskunlukların, dışlamaların kahvesidir.
Metnin temel niteliklerinden biri de, mekânın bir “üslup biçimi” gibi tasarlanmasıdır. Neriman, kahveyi mimarisinden ziyade seslerin, bakışların, duruşların ve kısık tartışmaların örgüsüyle resmeder. Bu yönüyle, yazı sadece bir gözlem değil; aynı zamanda “bir duruşun manifestosu” hâline gelir. Kahvenin bir tarafında özgürlük düşleri, diğer tarafında tiranlık özlemleri dolaşır. Neriman Hikmet, bu çelişkileri yargılamadan aktarır ama okura bıraktığı boşlukta kadın olmanın ne anlama geldiğini sezdirir: Kahvede olmak başka, orada var olabilmek bambaşkadır.
İşte bu nedenle onun Küllük yazısı, 1940’ların erkek egemen edebiyat ortamında bir çatlak ses değil; bir çınlama, bir yankıdır. Unutulmaya yüz tutmuş bu yazının yeniden hatırlanması, yalnızca tarihî bir borcun ödenmesi değildir. Aynı zamanda kamusal alanın belleğine kadınlar adına bir işaret taşı konmasıdır.
1941’deki Neriman Hikmet, dönemin edebi kamusunu içeriden gözlemleyen bir kadın yazar olarak, “Küllük”ü edebiyatçıların gündelik hayatı, kültürel çevresi ve sınıfsal karmaşasıyla birlikte sunar. Kadınların eksikliği neredeyse hiç mesele edilmez. Çünkü o kamusal mekân, zaten “doğal” biçimde erkeklerin alanı olarak kodlanmıştır. Bu, sorgulanmayan bir normdur.
Yazının “her sınıftan, her meslekten” demesine rağmen kadınlara dair bir iz bırakmaması, dönemin toplumsal körlüğünü sergiler. 1941’de bir kadın edebiyatçı olarak bu çevrede var olmak başlı başına önemliyken, mekânın erkeklik kurgusunu fark ettirmeden içselleştirmesi, bugünün bakış açısından düşündürücüdür.
Nevzad Sudi’nin Anlatısında Neriman Hikmet
Nevzad Sudi, Küllük’ün müdavimlerini anlatırken erkek ağırlıklı bir liste verir ve adeta bir entelektüel kast sistemi çizilir. Ama araya Neriman Hikmet girer. Sudi, onu şöyle anar:
“Neriman Hikmet’i ise bir ‘erkek gibi yazan kadın’ olarak hatırlıyorum; açık sözlüydü, çok çalışkandı. Küllük’te fazla görünmezdi ama geldiğinde kendini belli ederdi.”
Bu ifade hem dönemin cinsiyetçi algısını hem de Neriman Hikmet’in buna rağmen kabul edilen konumunu açığa çıkarır. “Erkek gibi yazmak”, erkekte görülen entelektüel yetkinliğe bir atıf olarak söylenmiş olsa da, aslında kadın yazarların ancak erkek normlarına yaklaştığında tanındığı bir zihniyeti yansıtır.
Bu satır, Neriman Hikmet’in varlığını onaylarken aynı zamanda görünmezliğini de kayıt altına alır. Sudi’nin yazdığı gibi Küllük’ün “ön tarafında” yer almayan kadınlar, bu belleğin yalnızca izleyicisi olarak hatırlanır.
Ön salonda Tanpınar, Mehmet Kaplan, Hilmi Ziya… Arka salonda Dino, Salah Birsel, Rıfat Ilgaz, Neyzen… Harfleri tartan, sözü bilen, kahveyi içen hep onlar. Suat Derviş’in adı hiç geçmedi. Nezihe Meriç ise çok sonra gelecek; yazacak ama unutturulmak üzere yazacaktı.
Kadınlar, “ön bölüm” ya da “arka bölüm” diye ayrılmış coğrafyada mekânsızlaştırıldılar. Çünkü edebiyatın anlatı mekânı da cinsiyetliydi. Edebiyatçı erkekti. Sudi’nin tanıklığında çizilen Küllük portresi bize yalnızca bir kahvehane değil, bir çağın karakter bileşenlerini sunar. Bu, bir mekân değil sadece; bir sosyo-kültürel çarpışma alanıdır. “Erdemliler – erdemsizler”, “aydınlar – bağnazlar”, “bireyciler – toplumcular”, “görgülüler – görgüsüzler” aynı masada çay içebilir. Söz konusu olan, bir tür entelektüel vahşi doğadır. Herkesin herkesi sınadığı, kimi zaman acımasızca yargıladığı, ama yine de kopamadığı bir bağın adıdır: Küllük.
Neriman Hikmet gibi bir kadın yazarın bu atmosferde varlık göstermesi, sadece entelektüel yetkinlikle değil, aynı zamanda bu karmaşa içinde “ayakta durma” gücüyle mümkündür. Ne var ki, o da çoğu kadın gibi tarihsel kayıtların kenarında kalır.
Nevzad Sudi’nin tanıklığıyla çizdiği Küllük portresi, edebiyat tarihinin en sık başvurduğu yöntemlerden birini sergiler: listeleme. Sudi, kahvenin “ön bölümü”nü ve “arka bölümü”nü tarif ederken neredeyse bir akademik kadroyu sayar: Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Hilmi Ziya Ülken’e, Nurullah Ataç’tan Peyami Saf a’ya, Arif Dino’dan Orhan Veli’ye dek onlarca erkek yazar, düşünür, sanatçı. Hepsi, müdavim. Hepsi, yerli yerinde. Hepsi, hatırlanmış.
Ne ön masada çay içen bir kadın yazar, ne arka masada sigarasını tüttüren bir kadın şair. Ne tartışan, ne susan, ne gözlemleyen bir kadın isme yer verilmiştir. Oysa 1930’lar, 40’lar ve sonrası kadın edebiyatçıların da üretimlerinin yoğunlaştığı bir dönemdir: Suat Derviş, Halide Edib, Fatma Aliye’nin devamında gelen birçok kadın yazar… Ama bu listeye hiçbiri girememiştir.
Tarık Buğra’nın “Küllük” öyküsünü yeniden okuduğumda, kahvehane denen mekânın neyle dolu olduğundan çok, kimlerin eksik olduğunu gördüm. İçeride soba yanar, kelimeler ısınır, fikirler hararetlenir. Kadın adı yoktur. Bu eksiklik, anlatının kendisinde öyle sessizce yer eder ki, fark etmek için özellikle dikkat etmeniz gerekir. Sözde müdavimler vardır içeride: mirasyediler, ebedî öğrenciler, emekliler, yalnız adamlar, politikacılar, sanatçılar… Tarık Buğra’nın çizdiği tablo, erkekliğin gündelik tiyatrosudur. Neriman Hikmet gibi bir yazarın bu atmosferde görünür olamaması tesadüf değildir. Soba çevresinde kurulan bu cumhuriyetlerde yalnızca kelimeler ısınır; ama belleğin kenarında kalan kadınlar, hâlâ soğukta beklemektedir.
Önemli Bir Not:
Neriman Hikmet’in yazısı 1941 tarihli; yani bizzat o kahvenin içinden, hem atmosfer hem sima açısından detaylı ve içten bir anlatıdır. Buna karşın, Sudi 2004’de yazdığı anılarında bu kadını yalnızca bir “istisna” olarak hatırlar. Kadın yazarların bir figür olarak küllük belleğine yazılamamış olması, yalnızca o mekâna değil, dönemin kültürel hafızasına da aittir.
Küllük’te onu hatırlayanlar belki onu sadece bir “erkekler meclisindeki dikkat çekici kadın” olarak anımsadı. Ama o, sessizliğin içinden gelen bir başka sesi temsil ediyordu. Kalemiyle, gazeteciliğiyle, kadınların hikâyesiyle var oldu. Erkeklerin soyadları gibi birbirine eklemlenerek ilerleyen edebiyat tarihinde, onun adı çoğu zaman kenarda kaldı. Oysa o da oradaydı: Küllük’teydi. Konuşuyordu. Yazıyordu.
Bir Adı Görmek ve Hatırlamak: Neriman Hikmet
Nevzat Sudi’nin anılarına yeniden dönersek: Bir gün bir kitabevinde yeni yayınları karıştırırken, beklenmedik bir karşılaşma sevinçle doldurdu içimi: Mevlâna – Bilimsel Gerçekçilik Açısından Varoluş Felsefesi. Yazar: Neriman Hikmet.
O an, yıllar öncesinin Küllük Kahvesi geldi gözümün önüne. Takvim 1940-41 yıllarını gösteriyor. İstanbul’un entelektüel haritasında bir kara nokta gibi duran ama içi kıvılcım dolu o mekânda, çelimsiz, dar omuzlu, albenisiz ama apaydınlık bakışlarıyla bir genç kız: Neriman. Sessizliğinde bir hüzün, duruşunda neredeyse görünmezlik vardı. İlk tanışanlar belki ona acır gibi bakarlardı. Ama konuşmaya başladığında… İşte o zaman o mavi gözler derinleşir, bilgisiyle, tartışmalardaki kararlılığıyla, kıvrak zekâsıyla başka birine dönüşürdü. Güzelleşmek yalnızca yüzle değil, sözle olurmuş meğer.
1975’de yayımlanan Mevlana kitabının arka kapağında yer alan şu satırlar, bir ömrü birkaç satıra sığdırsa da, onun hem edebî hem politik mücadelesini özetler:
“Bugün 61 yaşında olan Neriman Hikmet, İstanbul’da doğdu. Üniversite yıllarında gazeteciliği seçti. Röportaj, fıkra, hikâye ve roman yazdı. İlk romanı Köyün Dulları 1944’de yayımlandı. 1945’de Yeni Edebiyat gazetesini çıkardı. Sosyalist ve sendikalist hareketlere katıldı. Bir ara içeri alındı, işsizlik ve açlık çekti.”
Bir Sessiz Taşıyıcılığın Hikâyesi: Neriman Hikmet
Sessiz ve gölgede kalan görünüşüyle kalabalık erkek topluluğunun içinde neredeyse fark edilmeden dolaşan genç bir kadındı Neriman Hikmet. Ama aslında Türk edebiyatı ve yayıncılığında bir dizi kırılma ânının merkezindeydi.
Sadece Küllük’te değil; gece matbaalarda, dizgi makineleriyle uğraşan ellerin arasında, yayın dosyalarının sessiz dünyasında da bir hayalet gibi dolaşıyordu. Onu herkes tanıyor gibiydi ama pek azı gerçekten biliyordu. Çünkü Neriman, yalnızca kadın olmanın değil, başkalarının fikirlerini sırtlanmanın da görünmezliğini omuzlamıştı.
1940’larda, “yeni bir ses” arayan sosyalist çevrelerin yayın platformu ihtiyacında onun adı öne çıkacaktı. Yasa gereği, bir yayının imtiyaz sahibi olabilmesi için üniversite diploması gerekiyordu. Ve bu diplomaya sahip kişi, resmî yüklenici olarak o olacaktı. Fikirler başkalarından gelecekti: Parti kararları Reşat Fuat Baraner’den, yazılar çoğunlukla Suat Derviş’ten. Ama tüm sorumluluk, hem resmî hem vicdanî, Neriman’ın omuzundaydı. Üstelik yalnızca hukuki anlamda değil, duygusal olarak da. Bu kısa ömürlü dergi, sadece bir yayın girişimi değil; iki kadın arasında kurulan derin bir dayanışmanın, ortak bir sessizliğin ve yasaklı fikirler etrafında örülmüş bir güven ilişkisi ağının ürünüydü.
Neriman Hikmet, yalnızca sade şık giyimi, koyu renk tayyörüyle değil; yazmadığı yazılarla, adının altına yazılan başkalarının fikirleriyle, sorumluluğu üstleniş biçimiyle hatırlandı. O dönem, onun gibi pek çok kadına “emanet roller” biçiliyordu. Ama o, emanetin kendisini taşımanın ötesine geçerek, ona biçim ve vakar kazandıran kişi oldu.
Suat Derviş için Neriman, belki de hayatta güvendiği yegâne insandı. Suat’ın karizması, kamusal gücü ve yazı kudreti; Neriman’ın sadakati, sessiz kararlılığı ve taşıdığı yüktü. Onlara bugün geriye dönüp bakarken “öncü kadınlar” diyebiliriz. Oysa onlar, o günün içinde yalnızca hayatlarını sürdürebilmek için “görünmez olanı” taşımayı öğrenmiş iki kadındı.
Kadın Dayanışmasının Sessiz Kıyısı: Neriman Hikmet ve Suat Derviş
1940’ların karanlık ve baskıcı ortamında, kadın olmanın yalnızlığına bir de fikrin suç sayılması eklenmişti. Böyle bir dönemde Neriman Hikmet ile Suat Derviş’in yolları kesişti. Bu yalnız iki kadının kader ortaklığı, Yeni Edebiyat adlı kısa ömürlü ama etkili bir yayın denemesiyle ete kemiğe büründü. Suat Derviş’in politik vizyonu ile Neriman Hikmet’in sebatı arasında kurulan bağ yalnızca bir işbirliği değil, derin bir dostluktu. Suat, Neriman’ı tanıdığı ilk günden itibaren ona “sarsılmaz bir sadakatle” bağlandı. Belki de yaşamı boyunca güvendiği tek kadındı Neriman.
Neriman ise, bu dostluk için elindeki tek varlığı, babasından miras kalan küçük evini satmaktan çekinmedi. Suat da tüm birikimini bu uğurda harcadı. Kadınlar, fikirlerini kendi adlarıyla bile yayımlayamadıkları bir ortamda birbirlerine paravan, ama aynı zamanda dayanak oldular. “Paravan”lık kavramı, bu ikili için yalnızca hukuki değil; toplumsal ve tarihsel bir mecra kazandı. Bu beraberlik, bir anlamda görünmez emeğin, kadın dayanışmasının ve yayıncılıkta kadın imzalarının hayatta kalma mücadelesinin simgesiydi.
Kadınlar Arasında Bir Misafir: Neriman’ın Sessizliği
Bazen bir insanın hayatı, başkalarının evine nasıl misafir edildiğinde saklıdır. Raife Akal Ulus’ta anlattığı, “Gidecek yeri yokmuş, birazcık burada kalsın” sahnesi, Neriman Hikmet’in yalnızca mekânsal değil, duygusal bir sürgünde yaşadığını gösterir. Evet, gazetelere tek tük yazılar gönderiyor, “Köyün Dulları” romanıyla bir iz bırakıyordu ama sistemli bir aidiyet duygusu ya da ekonomik güvenceyle çevrili değildi dünyası. Dışarıdan bakıldığında “biraz tuhaf,” “fazla nazik” ya da “pek az konuşan” bir kadın gibi görünse de, iç dünyasında bilgiyle parlayan, derinleştikçe güzelleşen bir kişilikti Neriman. Tıpkı önceki tanıklıkta aktarıldığı gibi: “Bir kez konuşmaya başladı mı, bilgisiyle, doğru yargılarıyla ilginçleşir, güzelleşir, dirileşirdi.”
Evlerin, kahvelerin, gazete köşelerinin ve edebiyat meclislerinin kıyısında kalmıştı. Erkeklerin yargı dağıttığı, kadınların ise sessizlikle görünmez kılındığı bir dünyada, Neriman ne bağırırdı ne de kendini dayatırdı. O hep bir “misafir”di; ama hatırdan hiç çıkmayan, durduğu yerde yer değiştiren dengeleri bozan bir misafir. Sessizliği bir tür sivil itaatsizlik gibiydi. Etrafındakiler farkında olmadan onun huzurunda kendilerini gözden geçirme ihtiyacı duyardı. Çünkü o hiçbir iddia ortaya koymadan, yalnızca duruşuyla bile bir ideolojiyi temsil ediyordu: var olmanın başka bir biçimi mümkün.
“Yeni Edebiyat”ta Kadınlar, Evlilik Teklifleri
1940’lı yıllarda sol edebiyatın en cesur ve kırılgan girişimlerinden biri olan Yeni Edebiyat dergisi, sahne önünde bir grup yazar ve sanatçıyı, arka planında ise iki kadını taşıyordu: Suat Derviş ve Neriman Hikmet.
Hasan İzzettin Dinamo’nun tanıklığında geçen evlilik teklifi-ya da daha doğrusu, evlendirme planı- bu çarpıklığın merkezinde durur. Suat Derviş açıkça şöyle der: “Neriman Hikmet’i seninle evlendirmek, dergiyi kurtarmanın tek yolu.” “Tek yol”, kadın yazarın bedeni ve hayatı üzerinden çizilen bir kurtuluş senaryosudur.
Bu öneri, dönemin siyasal baskı ortamında bir strateji gibi görülebilir. Ama aynı zamanda, kadınların nasıl araçsallaştırıldığını da apaçık gösterir.
Dinamo bu evliliğe yanaşmaz. Sessizce reddettiği şey, yalnızca bir nikâh değil; kadın bedeninin bir yayın politikasına dönüştürülmesidir. Bu sahne, yazılmamış bir öyküdür: Belki de Yeni Edebiyat’ın ardındaki asıl kırılma noktası, tam burada başlar.
Görünmez Sadakat: Neriman Hikmet’in Sessizliği
Suat Derviş’in çalkantılı hayatı boyunca yanında kalan ender kişilerden biri Neriman Hikmet’tir. Yukarıdaki tanıklıkta belirtildiği gibi, Neriman, “temiz yürekli, vefalı, güvenilir bir dost” olarak anılır ve Suat Derviş’i “ölümüne dek bırakmaz.” Bu cümle, bir kadınlar arası dayanışma örneği olduğu kadar, kadın entelektüellerin gölgede kalmış emeğinin de bir özetidir.
Ne çok yazı yazmıştır Neriman, ne çok röportaj vermiştir. Ama esas hikâyesi, birinin yanında kalabilmektir. Yıllar sonra Konya Belediye Başkanı’nın odasında rastlanan Neriman, bir başka yönüyle karşımıza çıkar: Gazeteci kimliğiyle hâlâ sahada, hâlâ çalışan, hâlâ bir kadının kamusal sesi olmayı sürdüren biri.
Ancak dikkat çekici olan şudur: Bu karşılaşma da, bir telefon konuşması gibi, sadece “ayaküstü”dür. Neriman’ın hayatı da böyle geçmiştir belki: Ayaküstü tanınmalar, yarım kalan konuşmalar, yarım kalan arkadaşlıklar ve daima bir başkasının ardında duran gölgeli bir ışık.
Yakınlık mı, Yalnızlık mı? Suat Derviş ve Neriman Hikmet Arasındaki Zorunlu Dostluk
Rasih Nuri İleri’nin değerlendirmesi sarsıcıdır: Ona göre Suat Derviş, Neriman Hikmet gibi “bambaşka bir kültür içinde yetişmiş” biriyle asla gerçek bir yakınlık kuramazdı; ama yalnız kalmaktan daha çok korkuyordu. Bu yargı, iki kadının ilişkisine dışarıdan bakıldığında “zorunlu bir ittifak” görünümü kazandırır.
Oysa tanıklıklar aksini söyler: Neriman, Suat’ı hiç bırakmaz. İmtiyaz sahibi olur, evini satar, yazmaz ama destek olur, polis baskınlarını göğüsler. Öyleyse soru şudur: Asıl yalnız olan kimdi? Sürekli konuşan, yazan, mücadele eden Suat mı? Yoksa sessizce onun arkasında duran Neriman mı?
Ve aslında, yalnızlıkla dostluk arasındaki bu gerilim, sadece iki kadının hikâyesi değil; kadın entelektüellerin Türkiye’deki yerinin de özetidir. Yan yana dururlar ama asla eşit hatırlanmazlar. Birinin adı tarihe “öncü kadın yazar” diye geçer, ötekininki “dergi imtiyaz sahibi” olarak kalır. Ama bu ikincisi olmadan, o mücadele zaten yarım kalır.
Suat Derviş ile Neriman Hikmet’in ilişkisi, yalnızca politik ya da pratik bir ortaklıktan ibaret değildir. Raife Ulus’un sözleriyle, bu bağ “karşılıklı bir etkileşim”e dayanır. Suat, Neriman’a sorular yöneltir, ondan çok şey öğrenir. Neriman ise “ince ve derin bir zekâya sahip, çok okuyan, çok bilen” biridir; ama o bilgiyi ortaya koyacak kamusal kuvvetten yoksundur. Bu dengesizlik bile ilişkilerindeki duyusal ve entelektüel boyutları silikleştirmez. Aksine, birbirlerini tamamlayan iki farklı kadınlık hâli olarak belirginleşir. Birisi ses diğeriyse gölge; biri eylem öteki düşüncedir.
1940’lı yılların sonları, Türkiye’de sol çevrelerin parçalı ama dirençli çabalarla ayakta kalmaya çalıştığı dönemlerdi. Sadun Aren’in anlatısı, bu dönemin hem politik hem duygusal örgütlenme biçimlerine ışık tutar. Neriman Hikmet’in yayımladığı ve tutuklamalara yol açan broşür, onun yalnızca yazan değil, doğrudan siyasi risk alan bir figür olduğunu gösterir. Ancak hikâyenin asıl ironik boyutu, evlilik üzerinden şekillenen ‘koruma’ politikalarında belirginleşir. Suat Derviş’in Sadun Aren’i “çaya çağırıp” Neriman’a evlilik teklif etmesini söylemesi ya da Kemal Ergin’in baldızının evinde benzer bir önerinin yapılması, Neriman’ın politik kimliğinin ne denli ‘savunulması gereken bir emanet’ gibi görüldüğünü gösterir. Bu evlendirme teşebbüsleri, bir kadının sadece fikirleriyle değil, biyografisiyle de örgütsel stratejinin parçası hâline getirildiği bir tarihsel momenti temsil eder. Ne var ki, Sadun Aren’in mesafeli ve özgürlükçü yaklaşımı, o dönemde bile bireysel tercih ile parti disiplini arasında var olan gerilimi görünür kılar.
Neriman Hikmet yalnızca başkalarının fikirlerine göre yaşayan bir figür değildi; kendi sesiyle de kalıcı izler bırakmış bir yazardı. Yazı hayatına şiirle başladı: Konya Yolunda Tahassüsler (1932) ve Tren (1935) adlı iki şiir kitabı, onun duyarlılığını ve toplumcu yaklaşımını erken dönemden itibaren ortaya koyar. 1944’te yayımladığı ilk romanı Köyün Dulları, yalnız bırakılmış kadınların hikâyesi üzerinden bir tür içsel sosyal gerçekçilik örneğidir. En çok yankı uyandıran metinlerinden biri ise, 1948 yılında yayımlanan ve toplatılan broşürüdür: Gazetelerin Yazmadığı, Partilerin Konuşmadığı Hakikatler. Bu metin, yalnızca politik görüş değil, doğrudan risk alan bir kadın kalemidir. Ve 1975’te çıkan Mevlâna – Bilimsel Gerçekçilik Açısından Varoluş Felsefesi başlıklı kitabı, onun düşünsel derinliğinin bir özeti gibidir. Geriye sessizliğin gölgesinde kalmış bir külliyat kalır. Oysa her biri, yalnızca bir kadının değil, unutulmuş bir vicdanın da tanıklığıdır.
Neriman Hikmet’in 28 Ekim 1941 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan “Küllük Bir Kahveden İbaret Değildir” başlıklı yazısından doğrudan alıntı yapalım:
“Küllük bir kahveden ibaret değildir. Küllük bir dünyadır. Bu dünyada her sınıftan, her meşrepten, her yaşta, her fikirde insan var. Bu insanlar sabah saatlerinden itibaren buraya gelirler. Bütün gün çene çalarlar, yahut susarlar. Kimileri yazı yazar, kimileri kitap okur, kimileri gazete karıştırır. Aralarında profesörler, öğrenciler, yazarlar, ressamlar, tiyatrocular, politikacılar, işsizler, emekliler, mirasyediler, genç ihtiyar insanlar vardır. Bu kahvede hem gürültü hem sükûn, hem yalnızlık hem kalabalık bulunur.”
Küllük, onun metninde ne yalnızca bir kahvehanedir ne de romantize edilmiş bir entelektüel ütopya. Aksine: tartışmaların, yalnızlıkların, çelişkilerin iç içe geçtiği bir bellektir. Ve Neriman Hikmet’in gözünden, o belleğin eksik halkaları görünür kılınır.
Bugün onun adını yeniden anmak, sadece unutulmuş bir kadın yazarı hatırlamak değildir. Aynı zamanda edebiyat tarihinin suskun coğrafyasında bir iz sürmektir. Onun kaleminde, sessizlikler konuşur. Şimdi o ses, Küllük’ün kıyısından bir kez daha yükselir.
Nükhet Eren
Kaynakça:
Sanat Kritik söyleşi: https://sanatkritik.com/soylesi/tahir-silkan-neriman-hikmeti‑suat‑dervisten‑ayri‑dusunmek‑mumkun‑degil Vikipedi+7Birlikte+7DergiPark+7
TEİS girişi: https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/neriman-hikmet Teis+2Teis+2DergiPark+2
Dergipark PDF: https://dergipark.org.tr/TR/download/article-file/3374023 DergiPark+1DergiPark+1
Bianet yazısı: https://bianet.org/yazi/doneme-tanik-bir-yasam-neriman-hikmet-111287 Bianet


“edebiyat tarihinin suskun coğrafyasında iz sürmek. ” ne güzel bir çağrı.