(Yason Yayınları, Temmuz 2025)
6 Şubat 2023 günü yaşanan büyük deprem, yalnızca şehirleri değil, edebiyatın sesini de değiştirdi. Enkazın, tozun, çığlığın ve yankının içinden doğan yeni bir dil arayışı başladı. Zamanı Kırılan Şehir – Yeniden Yazılan Öyküler bu arayışın somut bir sonucu. NEYYA Edebiyat Grubu’nun 2023’te yayımladığı Öykülerimiz adlı dayanışma kitabının ardından gelen bu ikinci kolektif çalışma, edebiyatın nasıl bir toplumsal hafıza kurabileceğini gösteriyor. Yason Yayınları tarafından Temmuz 2025’te yayımlanan kitap, İstanbul’daki NEYYA yazarları ile Antakya’daki katılımcıların birlikte ürettiği yirmi sekiz öyküden oluşuyor.
Bu kitabın doğuşu, bir edebiyat grubunun yalnızca yazmakla kalmayıp tanıklık etme sorumluluğunu da üstlenmesinden kaynaklanıyor. Deprem sonrası ilk adım Öykülerimiz ile atılmış, bu kitap bölgeye ulaştırılmıştı. Ardından Antakya’ya yapılan yolculukta konteynerlerde, avlularda, çadırlarda halkla yapılan görüşmeler yeni bir sürecin kapısını araladı. Bu kez yalnızca acıyı paylaşmak değil; Antakya’nın kültürel hafızasını, gündelik yaşamını, direncini ve hayatta kalma biçimlerini edebiyata taşımak hedeflendi. Ortaya çıkan metinler, yıkım ile dayanışmanın birbirini tamamladığı bir bellek haritası gibi okunuyor.
Nükhet Eren ve Berrin Vargel’in kaleme aldığı önsöz kitabın düşünsel çerçevesini çiziyor: “Dayanışma yaşatır, öyküler iyileştirir.” Bu cümle, yalnızca bir motto değil, kitabın bütününe yayılan etik bir ilke. Edebiyat burada estetik bir uğraş değil, toplumsal bir eylem biçimi. Mehmet Karasu’nun “Dayanışmanın Gücü” başlıklı yazısı bu fikri genişletiyor: Antakya’nın binlerce yıl boyunca yıkılıp yeniden kurulan bir şehir olduğunu hatırlatarak, yazının bu kez kentin yeniden doğuş biçimi olduğunu vurguluyor. Zeynep Pınarbaşı’nın “Kayıp Toprakların Kelimeleri” başlıklı önsözü ise kitabın sahadaki karşılığını anlatıyor: konteynerlerde yapılan yazı atölyeleri, ilk kez yazan katılımcılar, dayanışma içinde büyüyen bir kolektif bilinç.
Kitabın yapısı iki merkezli. Yirmi sekiz öykünün yarısı İstanbul’dan, yarısı Antakya’dan geliyor. İstanbul öyküleri felaketi uzaktan gören, hatırlayan, anlamaya çalışan bir sesle yazılmış. Bu metinlerde gözlem, suçluluk, çaresizlik ve vicdan temaları öne çıkıyor. Yazarlar depremi doğrudan yaşamıyor ama onun yankısını duyuyorlar; çoğu zaman bir haber, bir görüntü ya da bir ses kaydı üzerinden konuşuyorlar. Antakya öykülerinde ise dil ve duygu bütünüyle değişiyor. Burada anlatıcılar felaketin içinden konuşuyor; ama bu konuşma bir çığlık değil, gündelik bir nefes gibi: yemek hazırlığı, komşuya uğrama, su kaynatma, çocuğu susturma… Bu ayrıntılar, felaketin içinden bile yaşamı kurmanın diline dönüşüyor.
Atölye sırasında belirlenen “kutlama alanına gelen yaralı biri” fikri, kitabın hem sembolik hem yapısal omurgasını oluşturuyor. Yaralı figürü, deprem sonrası insanın kırılmış ama hâlâ yaşamaya çalışan yanını temsil ediyor. Her yazar bu figürü farklı biçimlerde kuruyor: kimi için bir aşkın, kimi için bir çocuğun, bir kadının ya da bir geleneğin taşıyıcısı oluyor. Bazı öykülerde yaralı doğrudan görünürken, bazılarında yalnızca bir sessizlik olarak var. Bu çeşitlilik kitabın kolektif doğasına uygun çoğul bir anlatı yaratıyor; her ses bir diğerine değiyor, birbirini tamamlıyor.
Temalar arasında dayanışma, kadın emeği, doğa, yemek kültürü, hafıza ve direniş öne çıkıyor. Antakya öykülerinde kadın karakterler belirleyici: hayatı yeniden kuran, sessizce onaran, kenti yaşatmaya çalışan figürler onlar. Mutfak, avlu, su, zeytin, baharat gibi ayrıntılar hem kültürel hem duygusal bir süreklilik sağlıyor. Kadınlar yalnızca tanık değil, yeniden kurucular. İstanbul öykülerinde ise kadın figürleri daha çok dinleyen, yazan, hatırlayan kişilere dönüşüyor. Bu fark kitabın coğrafi değil, duygusal haritasını çiziyor.
Deprem sessiz değildir; bu öyküler, sesin nasıl değiştiğini anlatıyor. Gürültü, çığlık, cam kırılması, rüzgâr, dua, siren, toz, yankı… Her yazar bu sesleri kendi biçiminde kaydediyor. Kimi metinlerde bu ses bir kedi mırlaması kadar yakından, kimilerinde bir şehrin yıkılma uğultusu kadar uzaktan duyuluyor. Ses, burada hem tanıklığın hem dayanışmanın metaforu. Yazarlar birbirini duydukça, öyküler birbirine temas ettikçe kitap çok sesli bir koro hâline geliyor.
Edebi açıdan kitap, kolektif yazımın hem avantajlarını hem zorluklarını taşıyor. Avantajı çeşitlilik ve içtenlik; her öykü ayrı bir ruh hâlini, ayrı bir bakış açısını temsil ediyor. Zorluk ise biçimsel tutarlılıkta. Bazı metinler dil açısından olgun, bazıları ilk denemelerin kırılganlığını taşıyor. Elbette bu dengesizlik kitabın doğasına içkin. Çünkü burada amaç mükemmel metinler değil, birlikte kurulan bir edebi hafıza. Dildeki genel sadelik kitabın duygusal doğruluğunu destekliyor; ne patetik ne süslü, daha çok doğrudan, yer yer belgesel bir yalınlıkta.
Zaman duygusu da önemli. Deprem yalnızca mekânı değil, zamanı da parçaladığı için anlatılar doğrusal değil. Bazı öyküler geçmişle şimdiyi karıştırıyor, bazıları bir anın içinde donup kalıyor. Bu biçimsel kırılma “zamanı kırılan şehir” fikrini edebi düzeyde karşılıyor. Okur her öyküde zamanın farklı biçimde aktığını hissediyor: birinde bekleme hâli, diğerinde hızla akan bir kurtarma sahnesi, başka birinde yıllar sonra hatırlanan bir an. Kitap, felaketin zamansızlığını biçimsel olarak da hissettiriyor.
Kitapta en çok hissedilen şey etik bir tutum. İlk önsözde geçen “Edebiyat unutmayı reddeder” cümlesi bu tutumun özeti. Yazarlar unutmayı değil, hatırlamayı seçmişler; ama bunu gösterişsiz, sessiz bir biçimde yapıyorlar. Tanıklığı bir ahlaki sorumluluk olarak taşıyorlar. Bu da kitabı sıradan bir deprem derlemesinden ayırıyor. Burada mesele felaketi anlatmak değil, insanın anlatma yetisini koruyabilmek.
Zamanı Kırılan Şehir – Yeniden Yazılan Öyküler, Türkiye’de “felaket sonrası edebiyat”ın yeni bir eşiğini temsil ediyor. Tekil kahramanların değil, kolektif seslerin kitabı bu. Bireysel travmayı toplumsal bir dayanışma biçimine dönüştürüyor. NEYYA Edebiyat’ın yıllardır sürdürdüğü atölye geleneği, bu kez yalnızca yazarlık değil, bir tür toplumsal iyileşme pratiği olarak karşımıza çıkıyor. Her öykü, bir parçası eksik kalmış hayatın tamamlanma çabası. Her yazar, yıkıntıdan bir cümle çekip çıkarıyor.
Bu kitap, Antakya’yı yalnızca bir felaket mekânı olarak değil, yeniden anlatılan bir şehir olarak hatırlatıyor. İstanbul’dan, Hatay’dan, Samandağ’dan yükselen sesler birbirine karışıyor. Yazmak, burada bir anma biçimi değil, yaşatma biçimi. Çünkü edebiyatın görevi acıyı dondurmak değil, dönüştürmek. Zamanı Kırılan Şehir – Yeniden Yazılan Öyküler, kelimelerle şehirleri yeniden ayağa kaldırmanın kitabı.
