Vazonun içinde duran çiçeklere baktı, sandalyeyi çekip oturdu, ellerini çenesine yasladı, şakaklarından süzülen ter masanın üzerine damladı. Hareketsiz halde beklemeye devam etti. Bacakları beşik gibi sallanıyor, yer ayağının altından kayıyor. Sürekli dengede kalmaya çalışmak da cabası.
Sahi, “ne güzeldi, onunla tanıştığımız günler” dedi kendi kendine. Bozdu hareketsizliğini, koltuğun üzerine atlayıverdi. Bilgisayarı eline aldı, internete bağlı olmadığını fark etti. Nietzsche’ye bağlamak için tıklayın yazıyordu ekranda. Garip garip gülümsedi…
O her geldiğinde bunun sohbetini yaparlardı birlikte.
“Nereden buluyorsun böyle şeyleri be çocuk, herhalde kablosuz ağ adı -Nietzsche olan tek kişi sensindir.”
“Kesin ama kesin öyledir. Hahay… Ne var be, sayemde herkes Nietzsche’ye bağlanıyor.”
Havada gezinen gülüşme seslerini duydu, o günlere gitmiş olmanın verdiği iyilik, gevşeyen bedenini biraz rahatlatıp dengede kalmasını kolaylaştırdı.
Nietzsche’ye bağlandıktan sonra birlikte dinledikleri Ahmet Kaya şarkısını açtı.
“Bir kardeş selamında seni aramak var ya, bu hep böyle biter mi…”
Deniz Tekin diye bir kızcağız yorumluyordu şarkıyı, ne kadar da benziyordu Demet’e. Ona nasıl benzediğini anlatmanın verdiği güçlükle girdi bilgisayarındaki fotoğraf albümleri klasörüne.
Beraber çekildikleri fotoğraflara baktı, bir albümden diğerine geçti. Her albümde Dem vardı.
Dem… Yani Demet. Hep böyle derdi ona.
Yerinden kalkıp mutfağa doğru yöneldi. Taş değirmende öğütülmüş Türk Kahvesinin kokusu kavanozun kapağını açmasıyla birlikte etrafa yayıldı.
Hemen aynı anda, dudaklarında minicik tebessümler.
Gülümsedi, gülümsedi… Kahveyi cezveye koyup olduğu gibi tezgâhın üzerine bıraktı. Şakağından süzülen terler kahvenin kokusunu gölgeliyordu artık. Hızla çıkardı kıyafetlerini ve soğuk duşun altına girmek üzere koridorda yürümeye başladı. Banyoya vardığında dünyanın en uzun yolunu yürümüş gibiydi, üzerinde hiçbir kıyafet kalmamıştı. Buz gibi suyun altında girdi.
Gevşeyen kaslarına bakmak istedi.
İstedi… Sadece istedi.
Çünkü artık hiç kas kalmıştı. O artık, bir yağ tulumuydu. Lifin üzerine duş jelini döktü, uzun süre ovaladı bıngıl bıngıl göbeğini.
Saç diplerini kaşıdı, kaşırken kafasında kurumuş sivilcelerin kabukları yapma tırnaklarının arasına girdi. Ellerini ovuşturdu. Ovuşturdu. Duş rafının üzerinde duran jileti eline aldı, uzayan kıllarını kazıdı. Sonra tekrar bedenini ovaladı.
Tenindeki kir suyun rengini değiştirdi. Kokarca gibi gezmişti günlerce gezmişti evinin içinde. Sokağa çıkmamıştı. Ağlamıştı, ağladığını kimseye belli etmemişti. Çalan telefonları açmamıştı.
Havluya sarılı bedeniyle uzun süre oturdu koltuğun üzerinde. O kadar uzun süre oturdu ki saçları dahi kuruyayazdı. Mutfak dolabını açtı.
“Aman Allah’ım” diye çığlık attı. Hıçkırığı tüm evin içinde yankılandı. Tekrardan titremeye başlayan bacakları sabitlensin diye kıçını tezgâha dayadı.
Maymun figürlü fincanı aldı eline. Parmaklarıyla kulpunu okşadı, fincanı avuçlarının içine alıp sıktı.
“Görünce sen geldin aklıma, direkt almak istedim” demişti Dem.
“Baktıkça seni hatırlayacağım.” diyerek almıştı.
Kalbinin atış hızı yüzünden okunuyordu. Cezveye su ekledi ve kahveyi karıştırmaya başladı.
Masanın üzerinde duran ve servis altı niyetine kullandığı gazetelerden bir tomar aldı. Eski haberleri okumayacaktı bu kez. Hangisinde boş yer var diye bakarken kocaman bir sayfaya siyah kalın puntolarla yazılmış bir ölüm ilamı sayfasına denk geldi. Koca sayfaya siyah kalın puntolarla “Kaybettik” yazmışlar. Tekrar tekrar okumaya değer.
Tam da böyle bir sayfa arıyordu. Saksının tabağına sıkışmış kalemi alıp yazmaya başladı. Kalemin ritmi dudaklarındaki kelimelerle birlikte hareket ediyordu. Bir yandan yazıyor bir yandan da her cümlenin sonunda yazdığını sesli olarak okuyordu.
“Yanıldığım için gözlerim şişene kadar ağlamışımdır.
Dahası, artık ağlamıyorum.
Çünkü yüzümde yanılmaktan ıslanmamış tek hücre yok.
Bildin mi…
Neler gelirse içimden, neler gelmezse belki de.
Kimse bilmese de sen bilirsin derdim. Neyse. Bak. Neler yazılı kıyılarda.
Kıyılarımda.
Kırıldım, dağıt beni çocuklara. Al mendile boyandım, dizlerine uzanıp bir kadının, seni anlattım, ağlattım. Denizine diktim gırtlağımı, tadına tuzuna. Okuyup ağladığım şiirlerden yaptım kalbimi, beş yüz kapılı içimin odalarında. Yüzümü yırtıyorum şehrin boş sokaklarına. Yüzümü. Tenimde bin çizik, sinirden hep.
Cennet tozu sakladım naralarıma. Bu cehenneme biraz daha katlanmak uğruna, ay ışığının nidasıyla örttüm titrediğim vakitleri. Sana giden yollarda yürüdüm, başladığım yere geri geldim. Kıpırdamak istemedim, çok sefer.
Köşeyi dönme, o telefonu açma, artık tek mesaj gönderme, böylece -öl, diyebildim…
Nedenini hiç bilmedim, bilmeyeceğim. Rüzgârın düşmanca geçiyor yüzümden, dokunuyorum, pıhtılaşınca içimdeki çukur, sana, ruhuna.
Dokundukça gidiyorsun, kardeş kokusu diye yuttuğum nefesine alışa yazmışken, cam parçaları ekliyorsun kaderime, kederime. Etrafım kesik kesik.
Can, boşuna üzülme ama sen, kendi yağmurlarımın katiliyim ben.
Beni uçurumumdan tutmuştun, öfkelerimi toplayıp tek çırpıda, getirdiydim soğuğuna. Ümidim, kalbine karıştığım gibi kalmaktı, sana karıştım, kayboldum.
Özledim, oturup gözlerine baka baka ısındığım mevsimleri, inandığım masalı. Sadece sustum ve bekledim tekrar geleceğin zamanı, seni incitmemek için sana sustum, seni incitmemek için, herkese.
Bağıra bağıra, kendime.
Güçsüzlüğüm çiçeğimi bu kadar hızlı döken kedere, senin almış olduğun maymundan fincanda içiyorum kahvemi. Asıl maymun benim illa. Asıl çirkin ben.
Ben beklerken, sen giderken, hatta şöyle değiştirelim burayı, gelmezken hızla, aldığın kitaplarından cümleler çiziyorum.
Kocaman bir cennet buluyorum bıraktığın kelimelerde, ne zor şey sana kal demek. Demedim, diyemedim de. Ben seni, sen beni bilmezken bildim, biliyorum, bileceğim.
Sen de bil, bıraktığın ağrıları, karnımı, kasıklarımı tutarak yürüdüğümü, belimdeki kamburu, artık kimseye inanamadığımı…
Görsen nasıl seyreldi saçlarım, kilo da aldım üstelik, daha da çirkinleştim.
Hiç şüphem yok, sen çok güzelsindir, hiç değişmemişsindir.
Sen çok güzelsin, ben çirkinim.
Bugün yürüsek gene sahil kenarında, sakınırım seni, kıskanırım.
Saçının teline zarar getireni, dinsiz sayarım.”
Harflerin hızına yetişmeye çalışırken kapı çaldı. Gazete sayfasında azalan boşlukların bıraktığı öfkeyle yerinden kalktı.
“Abla, annem yaptı bu ıhlamuru. İçine zencefil ve limon da koymuş. Hepsini sonuna kadar içecekmişsin.”
Teşekkür edip kapıyı kapatıveriyor komşu kızının suratına.
İçeri buyur etmiyor, gel içeri, ben çok mutsuzum demiyor.
Kahve kokusuna yeni demlenmiş ıhlamur kokusu ekleniyor.
Açık pencereden içeriye sızan gürültü tırmalıyor kulağını.
Ayan beyan gözüküyor evin içi.
Yağan yağmur, minik girdaplar oluşturmuş camların üzerinde.
Gürültü giderek artıyor.
İrice bir taş, hızını alamayıp çatlatıyor koca camı.
Pencereye yaklaşıyor, perdeyi aralıyor “ne bakıyorsun?” diye küfrediyor mahallenin sözde bıçkın delikanlıları.
Cevap vermeyip bakıyor.
Sadece bakıyor.
Delikanlılara, maymun figürlü Türk Kahvesi fincanına.
Bakıyor. Günlerce.
Dem’leniyor.

Yazarımız seçtiği bir imge üzerinden ruhumuzun dehlizlerinde elinde fenerle seke seke ilerliyor. Kalemine sağlık diyor, tebrik ediyoruz.