Dershaneden eve döndüğünde hava henüz kararmamıştı. Anahtarınla kapıyı açtığında umulmadık hoşnut edici sessizlik karşıladı seni önce. Nerede bunlar? Antreden çabucak geçip genişçe salona girdin. Selin’in evdeki doğal uzantısı hâline gelen büyük ekran televizyonun karşısındaki geniş kanepeye gözün takıldı. Hey Girl dergisi ön ve arka kapakları görünecek şekilde yüzü koyun serilmiş burada. Kanepenin ayak ucuna ters yüz edilip atılmış kot pantolon da Selin’in marifeti. Otomatik olarak bedenin yazdığı etikete kaydı gözün. Bu bedendeki kot pantolonu en son 11 yaşında mı giymiştin yoksa 10 mu? Selin annesi gibi uzun ve incedir. Senin kime çektiğin ise anneciğin için bitmez tükenmez bir azap konusudur! Üçünüz birlikte çıksanız, bundan kendini sıyırmak için ne kadar çaba sarf etsen de her zaman mümkün olmaz elbette, bakışlar önce Nergis’e, sonra Selin’e ve sonra yine Nergis’e kilitlenirken çeneler aşağı düşüp ağızlar hafifçe açılıverir… Hiçbir aptal erkeğin sana böyle bakmadığı ve hiçbir zaman da bakmayacağını düşünmek, seni bugün gerçekten gülümseten tek şey oldu. Bu aralar babana mektup yazman gerek. Yurt dışına taşındığından beri, yedi yıldır, onu özlememeye alıştın artık. Bir duyguya alışılır mı? Şimdi bunu düşünme. Geniş camlardan yukarı doğru uzanan Cinnah’a baktın. Arabaların rahatsız edici olağan gürültüsü kapalı pencereleri aşıyor. “Anneee” diye bağıran bir çocuk sesi çalındı kulağına. Her defasında artarak dört defa yinelenen. Muhatabının bir türlü duymadığı. Nergis’le Selin neredeler acaba? Aranızda az yaş farkı olmasına rağmen Selin’e abla demeye zorladı seni küçüklükten. Dışarıda kendisinden de adıyla bahsettiğini bilmiyor tabii. Her fırsatta atıştırdığın -tıkındığın demek daha doğru- abur cuburları da. Rejimin nasıl gidiyor diye her soruşunda tüm bedenini tıka basa dolduran ne varsa üzerine kusmamak için tuttun kendini. Rejim yapmıyorum ben diye fışkırmak isteyen ağız dolusu isyanını maruz kalacağın upuzun sağlıklı beslenme söylevine kurban verip baştan teslim oldun.
Caddenin biteviye akan gürültüsü ne kadar yorulduğunu çarptı yüzüne. Hiç de cumartesi gibi olmayan bir cumartesi daha… Neyse ki sona eriyor. Odana geçip yatağına oturduğunda, şimdi, en güvenli yerdesin işte. Gözyaşlarının usul usul süzülmesine izin verdiğin. Peçete arayan bakışların yere gelişigüzel atılmış gibi duran Emma’ya takıldı. Ona dokunmanın yalnız Nergis’in gözetiminde mümkün olduğu zamanları anımsadın. Bir süreliğine. Hiç yetmeyecek kadar. Emma da sana bakıyor işte Aylin! Büfenin en üst katında durur, ailenin tüm anlarına sessizliğiyle katılır, olup biteni çaresizce izlediği de olur ama sapasağlam ayaktadır. Birkaç yıl öncesine kadar. Nergis Hanım’ın pek sevgili ahbabının oğlu Egemen, onu alelade bir oyuncakmışçasına eline aldığı gibi kolunu kırana kadar! Bunu düşünmeyi bırak şimdi… Bilinmeyen bir âlemin biricik kraliçesinin huzuruna çıkmış gibi olurdun hani karşısında. Bakışlarını aşağıdan yukarıya doğru ağır ağır ceviz büfenin katlarında gezdirip sonunda makamına ulaştığında görkemlidir Emma. Çokluk ona böyle aşağıdan bakmakla yetinirdin. Selin istesin ki annesi Emma’yı aşağı indirsin diye dua ederdin. Bir kraliçenin halkın arasına her vakit karıştığı nerede görülmüş? Nadiren olurdu bu da. Selin Emma’nın kıyafetini düzeltip dalgın bir tavırla öylesine evirip çevirirken bol tüylü bir ayıcıkla oynar görünürdün. Bekleyişin fazla uzun sürmez, Selin sıkılıp bir kenara atıverirdi Emma’yı. Gözlerini kapayarak o eşsiz anı izlemeye başla, şimdi. Onu bırakıldığı yerden narince kaldırır, kollarının arasına alır, gözleri donuk mavi cam parçalarına dalar çocuk Aylin’in… Emma’nın buz mavisi gözleri, Aylin’in koyu kahve gözlerinde yansır ve Emma’ya geri döner. Bir transtadırlar artık. Aylin’in düşünceleri Emma’nın düşünceleri olmuştur, duyguları onun. Benliği Emma’nın bedenine nüfuz etmektedir. Onunlayken mahsusçuktan demek aklının ucundan bile geçmez. Tüm övgüleri toplayan, arkadaşlarının çok sevdiği, öğretmenlerinin takdir ettiği olursun. Nergis kim bilir hangi gereksiz taleple müdahale edene kadar sahici hissedersin.
Kolu yerine takılamayan bebek büfede istenmemişti bir daha. Zaten modası geçti bu dekorasyonun. Kusurlarımızı sergileyip milleti kendimize güldürecek değiliz ya! Anneciğinin seni ve ablanı kanatları altına alıp esirgemesi ne hoştu. İşte o zaman Emma tahtından edilmiş bir kraliçe olarak bu odaya sürülmüştü. Gözden düştüğünün farkında mıydı? Bu durum umurunda mıydı? Mağrur bakışından kesin bir anlam çıkarmak bugün de mümkün değil.
Geçen akşam Egemen ve babası gelmişlerdi yemeğe. Adam her zamanki münasebetsiz laflarını sıralamıştı neredeyse aralıksız. Nergis Hanım’ın zarafeti dillere destanmış da tüm papatyalar içinde en zevkli giyineniymiş de saçları pek güzelmiş de… Sanki hepsinin kuş yuvası kafaları bir örnek değilmiş gibi. Neydi o çocuk şarkısı; üzmeyelim annemizi, üzmeyelim babamızı diye başlayan; onlar yapar yuvamızı diye içinden tamamladığın… Bu adamın genç işi spor giyimini, bulunduğu ortamın havasını bastıran parfümünü, ayırt etmeksizin tüm kadınlara diktiği sabit bakışlarını, üstünlük taslayan gülümser yüzünü sevmiyorsun. Selin’le konuşmadan anlaştığınız nadir konulardan. Üçüncü evliliği yeni bitti. Evlilik kurumundan ümidini hiç kesmemesi takdire şayan tabii! Miden bulanmaya başladı yine. Egemen’in babasını düşünmekten mi çıkışta soluksuz tıkındığın pis yağdan yapılmış hamburgerden mi? Ağzına gelen acı tatla birlikte Egemenlerin olduğu yemekte anneciğinin üzüntüsünü anımsadın. Babandan söz edip o tarafa çektiğini ima ederek iç geçirmişti. Sen de ardı sıra içini çekip sadece doğru zamanı bekledin. Nergis, Bodrum bozulmadan önce ailece gittikleri tatilden bir anı anlatıyor, Sakine Hanım tatlı servisine başlıyordu ki lafa girdin: Sen 42 yaşında değilsin ki anneciğim… Yumuşacık, hafif bir sesle konuşmuştun işte; senden hep istedikleri gibi. Nergis duralamış, kızarmış, boğuk bir sesle “Anlamadım” demişti. Egemen gözlerini boş tatlı tabağına çevirmiş, kıs kıs gülüyordu. Babamla evlendiğinde 26 yaşında değil miydin sen? Selin 19 olduğuna göre… Kadın, sözünü kesip telaşla Egemen’in babasına dönerek “Ah Zafer Beyciğim, bu zekâlarını biraz da girecekleri sınava saklasalar ne olurdu…” demişti. Buna cevap vermeye gerek görmedin. Kadıncağızın yüzünün allak bullak olmasıyla öfken zaten sönümlenmiş, hem hor hem hoş gören acıma hissi derin bir nefes almanı sağlamıştı. Sana verip verebileceği en büyük armağan bu işte, huzur, bir parça huzur diye geçirirken Selin’in eve geldiklerini muştulayan tırmalayıcı tizlikteki sesiyle irkildin. Salona giderek onları karşılaman gerektiğini bildiğin hâlde -Nergis böyle buyurduğu hâlde- bağırdın var gücünle “Hoş geldiniz”!
Egemen’in o akşam ödünç verdiği çekme kasete gitti elin. Yemeğe kadar walkmaninde birkaç şarkı dinleyebilirsin. Mavi pilot kalemle şarkıları sıraladığı kâğıdı kasetin içine katlayıp koymuş. İşlek, okunaklı bir yazısı var. Kendinden emin. Kaset istediğin kadar sende kalabilir, demişti. Sen şarkıların listesini gözden geçirirken bakışlarının üzerinde olduğunu hissetmiştin. Başını kaldırıp ona baktın, yüzünde bir anlam yakalamaya çalışarak. Göz göze gelince alçak sesle, saçlarını uzatmaya devam et, demişti. O anı zihninde tekrar canlandırmak için gözlerini kapamıştın ki Selin’in uzayıp giden “Ayliiin” haykırışı seni hayalinden kopardı. Kalp atışın hızlandı. Cevap alamayınca sabırsız bir sesle “Telefon sana!” diye ekledi Selin. Onun odasında kaç yıldır olan paralel hat senin odana çekilmedi hâlâ. O senden küçükken vardı odasında telefonu! Ayağını hırsla yere vurup hanfendinin odasına geçip almacı kaldırdıktan sonra bağırdın içeriye “Kapat sen!”. Hoşnutsuz bir nefes verme sesinden sonra telefonu kapattı. Gözlerini de devirmiştir mutlaka. İnsanın gerçek duyguları ne kadar ağır olursa olsun küçümseyerek karşılar. Böyle sıyrılmaya çalışır Selin Hanım olan bitenden ve her şeyden. Selin’le anlaşamıyorsunuz. Nergis’e ise her şey sonsuza dek kapalı. Hiç bitmeyen ahbaplarından biri, koca adam, günlerce iltifatlar yağdırıp sonunda pastaneye gitmeyi teklif etmişti de durumu anlatıp ne yapayım diye sorunca Nergis seni baştan aşağı süzmüş, aradan sanki yüz yıl geçmiş, buz gibi bir sesle “Sana öyle gelmiştir” diye tıslamış, arkasını dönüp gitmiş, çok anlarmış gibi Sakine Hanım’a akşam yemeğiyle ilgili direktif vermeye başlamıştı. Bir daha böyle çocukça davranmadın. Güçlendin. Çok güçlüsün. Sonra Flamingo’da randevu vermiştin o ahbaba. Dünyayı yemiştin sevgilinle buluşacağın için kalkmak zorunda olduğunu ballandıra ballandıra anlatıp ağzını eze büze nağmesi sahte bir özür dilemeden önce. Pis sübyancının kocaman açılmış gözlerini anımsamak, canın ne kadar sıkkın olursa olsun seni gülümsetmeye yeter.
Ahizenin ucunda çekingen veya çekingenmiş gibi yapan bir genç adam sesi vardı söylediği anlaşılmayan. Mişka mı dedi o? Sınıftan sevmediğin kızların böyle fısıldaşıp sana bakarak gülüştüklerini sezer gibi olmuştun bir iki kez. “Mişka orada mı?” Kan beynine sıçradı. Sınıftan kim olabilir diye hızlı bir zihin taraması… Konuşturarak ipucu yakalamak için “Siz kimi aradınız?” diye sordun kibar rolü oynarken sivriliği kulağa batan bir sesle. Yılıştı karşıdaki. “Mişka canım işte. Eski olimpiyat şampiyonu…” Telefonda tatsız tuzsuz bir işletme daha ve tanımadığın birine arattırıyorlar çünkü sesleri iyi ayırt ettiğini biliyorlar! “Kabak tadı verdiniz ama”. Hırsla yapıştırdın ahizeyi duvarda montelendiği yerine. Ve anında pişman oldun. Öfkelendiğini belli etmeseydin keşke. Acaba Egemen arattırmış olabilir mi? Tepkini görmek istedi belki. Ama Mişka demesi… İnşallah Egemen değildir. “Annesi papatyalardanmış.” Yadırgama, hatta yargılama tınısıyla arkandan söylendiğini kaç kere duymuştun okulda. Bursla okuyanları da bilir bunlar. Nereden duyar, nasıl öğrenirler…En ufak farklılığa saldırırlar. Kendilerinden olmayanı hedef göstermek, sözde üstünlüklerini kanıtlamak aslında içlerindeki boşluğu yamamak için bir ölüm kalım meselesidir.
Tutunmak için hatırlattın kendine, senin modellerin var. Yatağının bazasını açıp eflatun hurcun fermuarını çektin, eski okul kitaplarının altına gizlediğin beyaz plastik resim çantanı çıkardın. Kâğıtların özenle ayrılmış dosyalar hâlinde bu çanta içinde. İncecik siluetlerin burada yaşıyor. Selin’den bile ince ve uzun kadınlar çiziyor, onları giydiriyorsun çok eskiden beri. Senin için siluetler de kıyafetler kadar önemli neredeyse, bir oyun gibi bazen birlikte çalıştığını bazen aralarından biri olduğunu hayal ettiğin altı modelin var. Birbirinden güzel ve albenili. Hepsinin dosyası ayrı. İsimleri, meslekleri, kişilikleri, ruhları var. Tasarladığın bir kıyafeti modellerine ve gündelik yaşamlarına göre düşünürsün. Bazen hep bu işi yapmak isterdim diyorsun. Bazen ne yapmak istediğini hiç bilmiyorsun. Nereye gideceğini kestiremeden, anlaşılmaz seslerin yer yer kulağına çarptığı gri boşluğun yoğunluğunda dikilip duruyor gibisin. Bazen kendini duyuran tek bir baskın ses var. Birinci sıraya hukuk yazarız Aylinciğim. Uluslararası ilişkiler ikinci, işletme de üçüncü tercihin olur. Gitmeyeceğin yeri yazmayacağız. Yüreğin sıkıştıkça ne yapacağını… Şimdi bunu düşünme. Diyaframdan derin bir nefes al…
Babana bugün mektup yazıp yarın okuldan sonra göndersen ancak bir hafta belki on günde ulaşır eline. Tercih meselesinden bahsedersin. Yılbaşından beri yüz yüze görüşmeyeli beş aydan fazla oldu. Okul eteği de her zamankinden çok sıkacak yarın. Etini sıkıştıran, ne renginin ne modelinin yakıştığı aynı zevksiz giysiye tıkılmak zorundasın her sabah. Akşam bir şey yemek istemiyorsun ya bunu imaya kalksan bile anneciğin başının etini yer senin. Glisemik endeksi düşük sağlıklı besinler tüketmelisin Aylinciğim… Sen gelişme çağındasın. Peki ya yiyip de sonra… Hayır, öyle bir seçenek kesinlikle yok artık. Başına ne gelirse gelsin. Öyleyse sofraya oturup yermiş gibi yaparsın. Para meselesini de açarsın hem.
Nergis sofrayı kurarken ne kadar yorgun olduğundan yakınıyordu yine. Sürekli yardımcısı olmayanlar ne yapsın? Tülay’ın ailesi hem mezuniyet balosu hem de elbise parasını karşılayamıyor. Destek olacaksın arkadaşına. Bunu olduğu gibi anlatsan Nergis arkadaşını da seni de aşağılamaya kalkar. Kolejde bulduğu arkadaşa bak… Babası kılıklı diye dert yanar ahbaplarına. Tülay’ın bursla okuduğunu bilmeyen birkaç kişi kaldıysa onlar da öğrenir. Bir iki tabağı sofraya götürdün konuşma öncesinde hoş görünmek için. Babanın sana gönderdiği para olsa da bu avans talebinin nedenini soracak. En iyisi, harçlığın yetmediğini ve dışarıda yemek yiyeceğini söylemek. Bir şey satın alacağını söylesen göstermek gerekir çünkü. Sofraya oturur oturmaz ifadesiz bir yüzle babanın gönderdiği paraya ihtiyacın olduğunu söyleyince Nergis kaşlarını hafifçe çatarak zihnini okumaya çalıştı. Sonra parayı ne yapacağını sordu. Cevabı vermeden hemen önce güncel nutuk biriminin lira mı yoksa kalori mi olacağına dair bahse tutuştun kendinle. Sana inanmasa da paranı vermek zorunda. Bak Aylin, senin yaşlarında ben de kilo almaya başlamıştım; işte düzenli spor, hayatıma tam o dönemde girdi. Gel, Tunalı’daki yere seni de yazdırayım, diye vaaza başlamıştı ki kurumla çeneni yukarıya kaldırıp tıkıverdin lafı ağzına: Ben sen değilim… Yüzünü salonun alabildiğine geniş camına çevirdin. Sol bileğini sıkan lastik tokayı sıyırıp çıkardın.
Yansımana bakarak saçını topluyorsun yine.
Derin bir diyafram nefesi daha.
Yine topluyorum saçımı bakarak yansımama.
Evi kapatmayı düşünmüyoruz şimdilik. Kimse sürekli burada yaşamasa da arada bir geliyoruz. Nefti renkli muslin perdeler kapalı duruyor, koltukların üstünde bembeyaz örtüler. Pek fazla eşya kalmamıştı son yıllarda. Eski odamda neredeyse hiç eşya yok. Hem bilgisayar hem çalışma masasının gözünde buluyorum diplomamı. Ortalığa hafif bir rutubet kokusu sinmiş. Evi havalandırmak gerek ya şimdi vakit yok buna. Yeğenim arabada bekliyor. Bugün özel bir gün. Resmî bir başlangıç. Moda Tasarımı bölümüne kaydoluyorum. Nehir aynı bölümde, üçüncü sınıfta; şimdiden ders notlarını ve hocalarla ilgili tüyoları bana vermeye hazır. Merdivenlerden inerek çıkıyorum apartmandan, arabaya biniyorum. Sevdiğimi bildiğinden Roxette’ten Joyride’ı açmış telefondan Nehir, güzel sesiyle eşlik ediyor. Nizamiyeye yaklaşırken bir iki hocanın ders anlatışını taklit ediyor. Birlikte kahkaha atıyoruz, ben tazelenmiş duyumsuyorum kendimi. Hocalardan da derslerden de memnunuz genellikle, diye ekliyor, seveceksin bölümü. Emeklilikten sonra kendimi tamamen okuluma adamak için hazırım. Otuz yıl önce yine bu okulun başka bölümüne kayıt yaptırmam geliyor gözümün önüne. Anne ile gelmiştik, şurada kahve içmiştik hatta. Sonradan okurken de sık gittiğim bir yerdi. Şimdi çok geniş bir mekân olmuş. Sadece o mu? Gençlerin kılık kıyafeti, saçları, mimikleri, konuşmaları renklenmiş. Kampüs canlanmış. Nehir bak, diyorum, sağdaki yapı bizim zamanımızda yoktu. Şu binayı da yenilemişler. Ne çok kafe ve yemek yenecek mekân var… Ben sana takılacak yerleri sonra gösteririm, diyor Nehir. Yalnız şimdi arabadan bir hikâye paylaşalım. Paylaşıyoruz. Aklıma gelmişken soruyorum ben de, eve geçmeden anneanneye uğrayalım mı? Tabii, diyor; bugün ziyaret günü, bekliyordur o hiç söylemese de. Çok sevinecek bizim bölüme gelmene. Annem istemezken o desteklemişti beni iki yıl önce. Sahi mi? Arada Nergis Hanımlığı da tutuyor tabii; geçen ay Egemen Abi ziyaretine gittiğinde senin babanın parası burada kalmaya yetmez, demiş. Bir an duraladıktan sonra anneannen yerini sevip benimsediğini söylemiş kendince, diye açıklıyorum. Susuyoruz. Nehir, diyorum; kolsuz bebeği saklıyor musun hâlâ? Annenler bu eski, kırık oyuncağı ne yapacaksın diye dil döktükçe daha da sıkı sarılmıştın bebeğe. Ben onu evlat edindim, burada bırakamam demiştin hani… Hayalimde beliren minik kızın kıvırcık saçlı başını kararlı bir şekilde iki yana sallayan sağlam duruşuna bakıp sevgiyle gülümsüyorum. Yeğenimin de yüzü aydınlanıyor. Emma’yı soruyorsun…Tasarladığım bir kıyafeti dikip giydirdiğim ilk modelimi… Bir gün bize gel de gör onu. Bir gün okul çıkışı geleyim, diyorum. Derin bir nefes alıyorum. Zihnim serbest, bedenim gevşemiş. Şimdi ne eskinin pişmanlığı ne yeninin kaygısı tutunabilir kolay kolay. Ilık ve ışıltılı eylül güneşi ağaçların yaprakları arasından göz kırpıyor yol boyunca.
M. Gül Uluğtekin
