Ayaklarının altındaki zonklama dayanılacak gibi değil. Bir odadan diğerine geçmeye hali yok. Kıyafetlerinin hepsi sağa sola saçılmış.

Derli toplu olmak mı, o da ne…

Dolabı açtı, yiyecek doğru düzgün hiçbir şey yok. Aybaşında aldığı köftelerden çıkardı birkaç tane, yanına domates dilimleyip kahve makinesinin düğmesine bastı.

Telefon hep elinde… Saçma sapan uygulamalarda kısa kısa videolar izlerken geçen saatlerin sonunda telefon çalıverdi.

Hızla hazırladı çantasını, geliyorum diye büyük bir heyecanla telefona doğru bağırdı. Aynanın karşısına geçti, usturayla kaşlarını düzeltip saçlarına şekil verdi.

Bedenindeki titreme epey arttı.

Tam kapıdan çıkarken kazağını ters giydiğini fark etti. Arabanın anahtarını aradı gözü.

“Terslikler. Terslikler. Cüzdan nerede! Geç kaldım…”

Anahtar hâlâ yok. Merdivenlerden indi. Apartman görevlisinden yedek anahtarı alıp arabaya doğru ilerledi, aynı hızla da geriye döndü. Kapının aralığında Hüseyin Efendi’nin küçük oğlunun bakışlarıyla karşılaştı.

“Hüseyin Efendi arabamın arkasındaki aracı çek, acil çıkmalıyım. Ne kadar sorumsuzsun. Çabuk çabuk. Hadi.”

Adam tüm hiddete rağmen tepki vermedi. Arabayı çıkarıp gözlerinin içine baktı.

Hızla gaza bastı. Lastiklerin sesi tüm şehirden duyuldu. Yolun çizgilerine gözü takıldı. Tüm dikkatini o kesik çizgilerle topluyordu. Kasıklarındaki yanma iyice gün yüzüne çıkmıştı. Yorgunluğu geçmişti.

Gerçi derdi spor yapmak değildi ki, onu görmeye gidiyordu. Onu gizli gizli göz hapsine alıyordu. Ağırlıkları kaldırıp indirirken hissettiği titreme onunla sevişmekti aslında. Göğsünün içinde bir şey vardı. Tüm bedeni allak bullak eden, kontrolünü tamamen kaybetmesine yol açan bir şey.

Düşündü. Düşündü. Günlerce düşündü. Ne olduğunu söylemeye bir türlü dili varamadı. Haklı haksız herkesi savunuyordu da mevzu kendisi olunca özgüvensizliğin dibini yaşıyordu.

Salona vardığında onu göremedi. Aklı sıra ağırdan kendini satacak. Bir süre gerçekten spor yapmak için gelmiş gibi davrandı. Hocalara selam verdi. Bildiği hareketleri bilmiyormuş gibi yapıp dikkat çekmeye çalıştı.

Ama onsuz olacak gibi değildi. Set arasında telefona uzandı ve öyle öğrendi gelmediğini.

Birden yüzü düştü. Titremesi durdu. Üzerine yılgın bir sakinlik çöktü. Antrenmanı da yarıda kesti. Kaybolan yorgunluk geri geldi. Onsuz spor yapmak da neymiş…

Duşunu alıp asansöre yürüdü. Orta yaşlarda, alımlı bir kadınla kabine girdi. Kadın sürekli ona bakıyordu. Bir derdi vardı, bu apaçık görünüyordu ama görmezden gelip telefonla oynamaya devam etti.

Asansörün kapıları açıldığında kadın saçını başını dağıtıp çığlık atmaya başladı.

“Yardım edin, lütfen yardım edin. İmdat. Beni taciz etti. İmdat!”

Ne olduğunu anlamadı. Mümkün değildi böyle bir şey. Nasıl mümkün olsundu…

Toplandılar etrafına, polisler, sirenler, hakaretler. Darp!

Ama tüm bu süreçleri çok iyi biliyordu o. Nasıl davranacağını, nasıl ifade vereceğini, kendini nasıl aklayacağını çok iyi biliyordu. Hiç kolay değildi, hiçbir şey, her zaman olduğu gibi kolay onun için kolay değildi.

“Sayın savcım, buraya neden getirildiğimi, niye getirildiğimi bilmiyorum. Daha doğrusu biliyorum da anlam veremiyorum. Sizden ricam ifademi lütfen tarafsızca dinleyin, eminim öyle yapacaksınız ama gene de altını çizmek istedim. Haddimi aştıysam affedin.

Ben Yılmaz KANDEMİR. 1994 Ankara doğumluyum. Ceza avukatıyım. Tarafıma yapılan tüm suçlamaları reddediyorum.”

Savcı araya girip “avukatlar suç işlemez diye kanun yok anayasamızda” diyerek öfkesini kustu.

Yılmaz sakinliğini koruyarak devam etti ifadesine,

“Sayın Savcım. Haklısınız elbet. Böyle bir şey söylemedim. İnsan bu, beşer şaşar. Ama daha kamera kayıtlarını bile talep etmediniz. Ya da benim bundan haberim yok. Yani izlemiş olsanız bana böyle önyargıyla yaklaşmazsınız diye düşünüyorum. Çok hassas bir konu bu. Siz de kadınsınız bu yüzden çok iyi anlıyorum. Ancak bilmenizi isterim ki böyle bir şey yapmam mümkün değil.”

Duvarların altında kalmıştı bir kez daha, bedeni cayır cayır yanıyordu. Kapadı gözlerini. Utanç değildi bu, anlaşılamamanın verdiği üzüntüydü.

Savcının sesiyle kendine geldi, ortamdaki gerginlik iyice arttı. Kaskatı devam etti ifadesine.

“Bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama şu an buna mecbur olduğumun farkındayım. Bir kadına dokunamam ben. Anlıyor musunuz? Yani ben…”

Savcı gözlüğünün üzerinden aşağılarcasına başladı konuşmaya,

“Bırakın bu işleri Yılmaz Bey, bu sizi aklamaz. Buna dair aldığınız bir tedavi var mı, bize ispatlayabilir misiniz?”

Yılmaz öfkesine hâkim bir şekilde “Sayın Savcım; durumum bir hastalık mı tedavi görmem gereksin, benzeri önyargılar için aldığım psikolojik destek alıyorum. Eğer bunu soruyorsanız, araştırma hastanesinden talep edebilirsiniz.”

Zaman geçmez gibi ilerledi ama geçti.

Hiç geçmez denilen pek çok şey gibi bu da geçti.

Sorgu bitti.

Tutuksuz yargılamayla salıverildi.

Hemen sonrasında karşı tarafın avukatı Yılmaz’ı aradı.

Bir karışıklık olmuşmuş, hanımefendi gerginmiş, şikayetini geri çekecekmiş, bu konu burada kapansınmış…

Mış, muş, miş.

Artık öfkesini kontrol etmek istemiyordu. Üzerine can acısı da eklenince her şey için çok geç olduğunu, yüklü bir tazminat dava açacağını, aldığı paranın tek kuruşuna dokunmadan istismara uğrayan çocuklara bağışlayacağını söyleyip telefonu kapatıverdi.

Apartmanın önüne vardığında Hüseyin Efendi, “Geçmiş olsun beyim” dedi. Ona yaptıklarını çoktan unutmuştu.

“Senin yüzünden. Senin yüzünden geldi başıma tüm bunlar! Gerekli gereksiz incittim seni. Helal et hakkını. Helal et hakkını Hüseyin Efendi. Hakkını… Hüseyin abi…”

Ağlamaya başladı. Hüseyin Efendi’nin oğlu gene aynı aralıktan onları izliyordu.

“Helal olsun evlat, gel yengen sana bir kahve yapsın.”

Küçük çocuk kapıyı açıp babasının elinden tuttu. Yılmaz’ın omuzlarında Hüseyin Efendi’nin elleri, kapı kapandı.

Geçmeyecek bir ağrıya.

Defalarca…

Emrah Sağlam