Tunalı’da yürüyorum. Kafam yine yukarıda. Göz hizama bakmayı pek sevmiyorum. Belki de çekiniyorum insanlarla göz göze gelmekten. Kendine güvenen dik yürüyüşümle belki mağrur görünüyorum, halbuki ürkeğim. Başım yukarıda, öyle burnu büyüklüğümden falan değil işte; binaları izliyorum ve ışıkları. İnsan güzel bir şeyi olunca görünür olsun istiyor. Bir balkon uzun genişçe, kimse oturmuyor fakat ışıklar yakılmış. Bitkilerle, su kabağı mı deniyor hani oyup şekiller verip boyayıp avizeye dönüştürüyorlar, onlardan var rengârenk, sonra yan yana dizilmiş çiçek saksıları… Tüm güzelliğini paylaşıyor bizimle. Yaratıcısı ‘Bakın bakın ben yaptım ne güzel değil mi’ diye sorar gibi.

Dün Ankara kalesinin oralara gitmiştim. Sokak sokak gezdim antikacılar, sanat atölyeleri arasında. Kediler mesken tutmuş buraları; sanki sahipler onlarmışçasına fütursuz geziniyorlar dükkânların içinde, sokakların arasında. Doğru ya ben misafirim. Buraların kokusunu üzerlerinde taşıyanlar onlar. Bir sanat galerisinin hemen kapı dışında duvara çizilmiş ‘Yıldızlı Geceler’ tablosu. Sanat, bilindik bir eserle kapının dışına taşmış, çizerini görünür kılıyor o da. Van Gogh’ un kendisini, Van Gogh’ u bu kadar güzel kopyalayabilen sanatçıyı… Yineliyorum, insan güzel bir şeyi olunca paylaşmak istiyor. Bir çocuk heyecanıyla, bakın bakın ben yaptım nasıl güzel olmuş mu? Olmuş değil mi? Çok mu güzel olmuş?

Çocukluğumuzdaki o saf, ari beğenilme isteğinin boku çıktı. Herkes o kadar güzel şeyler yapıyor, o kadar güzel yerlere gidiyor, o kadar güzel görünüyor ki; o kadar da bir şeyi olmadığını düşünen birileri yoksunluk içinde kıvranıyor. Kendince vasatlığının açığını kapatabilmek için bir yanını parlatmaya çalışıyor. Tırnaklarını, dudaklarını, gözlerini, kedisini, yaptığı yemeği, çektiği bir fotoğrafı, içtiği kahveyi… Aldığı çoğu  boş övgüyle günü kurtarıyor. Bakın bakın en güzel ben giyindim. Bakın bakın en çok benim saçlarım parlıyor. Bakın bakın en çok parayı ben harcıyorum. Bakın, bakın ya bakın…

İnsan güzelliğini gören insanla daha bir güzelleşiyor bence. En yakını, en sevdiği, en çok ihtiyaç duyduğu kişi beğenisini paylaşmadığındaysa ilgi avcısına dönüşüyor adeta. Kişi kendisiyle barışık, yalnızlığıyla mutlu olmalı, kendisine yetebilmeli sözleri var ya hani. O kadar da değil diyesim geliyor! İnsan sosyal varlık değil mi? Sadece yalnızlığıyla mutlu ve yeterli hissetme hali ne kadar sağlıklı? Doğaya aykırı buluyorum bunu. Sosyolog ya da psikolog değilim, insanım işte. Yalnızlığı iliklerine kadar tecrübe etmiş, kendiliğiyle mutlu olmanın sınırına yaklaşmış ama gün sonunda bir takdirin gözlerini sulandırdığı iyi hissettirdiği biriyim ben de. Bu kadar basit. Anlatacak biri olmadığında kendime anlatmam, yazmam da bir çeşit onaylanma ihtiyacı değil mi? Ne gerek var öyleyse bütün bunları yazmaya, dursunlar içimde. Aynaya baktığımda kendimi, gülümsememi beğenmem mutluluk verici. Ama başkasından duyulan bir çift güzel söz başka türlü parlatıyor beni. Enerji paylaşımı işte. Ağaçlar köklerinden sinir ağları gibi bir sistemle birbirine bağlıymış, haberleşiyorlarmış. Birbirlerine güzelliklerini de fısıldıyorlardır desem çok mu romantik olurum? Çiçekler onlarla konuşulduğunda, güzel sözler söylendiğinde daha güzel açıyorlarmış mesela… İnsana insan gerek değil mi şimdi?

Kişi en yakınından, en sevdiğinden beklediği ilgiyi görmediğinde eksik kalıyor. Sosyal medyaya, sanal arkadaşlara daha çok bel bağlıyor hatta muhtaç oluyor bence. Kiminde bağımlılığa dönüştüğünü düşünüyorum. Öyle ki kendi onayına kulaklarını kapatmış, ancak başkalarının takdiri ve beğenisiyle var olabilen insanlar. Olayın şirazesi kayıyor anlayacağınız. Kişi ne kadar yoksunluk çekerse o kadar düşüyor sanal ilgi ağına, derine indikçe çıkması daha da zor oluyor…

Nasıl tutturacağız ayarı? Yaptığımız şeylerin güzelliğini ne ölçüde paylaşacağız? Başkalarının beğenisine göre ne kadar şekilleneceğiz? Başkalarına göre şekillendikçe özgünlüğümüzü kaybetme riskini göze almak bizi kendimizden ne kadar uzaklaştıracak? Kendimiz olmak konusunda ne kadar dirayetli olabileceğiz? Bahsettiğim beğeni ihtiyacı yeter ki birileri beğensin, onaylasın diye herkes gibi olmak değil çünkü. Olduğun halinle beğenilmek takdir edilmek ihtiyacı bahsettiğim. Yaptığın, ürettiğin şeylerin değer görmesi…

 Sanata dönecek olursak… Kendi zamanında değer görmemiş Van Gogh üretmekten vazgeçmedi. İçinden taşıyordu, özgünlüğünü besleyen beğeni değildi, ruhu motive ediyordu onu. Hiçbir eserini satamıyordu, gün be gün ruh sağlığını kaybetti, erken yaşta intihar etti. Yıllar sonra bu kadar beğeni alacağını biliyor muydu? İntihara sürüklenen o kırılgan ruh aslında ne kadar güçlüydü ki, yapmakta olduğu şeyden vazgeçmedi, tutkuyla devam etti. Modigliani fakirlik içinde öldü. İsteseydi başkalarının beğenisini, onayını kazanacak resimler yapabilirdi belki. Ama inatçıydı, sanatını eğip bükmedi. Hayır, hayır. Resmettiği kadınların boynunu uzun tutmak onun imzasıydı:) Özgün ve kendi kalabilmek için güçlü olmak gerekiyor belli ki…

İnsan yaptığı güzel bir şeyi göstermek, paylaşmak istiyor. Benim annem özenerek bir yemek yaptığında en çok kendisi över. Zamanında o kadar övülmemiş, değer görmemiş ki ailesinden, kendini beğenmek, takdir etmek kendisine kalmış. Ne kadar övsek, beğensek de kıramadık bu özelliğini. Güzel bir şeydir belki de. Bu savunma mekanizması onu mutlu kılmıştır. Ne zaman yaptığı bir şeyi gözlerim parlayarak mutlulukla yesem, methiyeler dizsem çocuk gibi mutlu olur. Çocuk gibi! Bakın bakın ne güzel yaptım. Bakın bakın prenses elbisemle ne kadar güzelim, bakın bakın ne kadar kibar, hanım hanımcık oturuyorum, bakın bakın derslerim ne kadar iyi… Anne ben güzel miyim?

Şule Zobar