Yeni taşındığım evimde ilk günlerimdi. Kendime sabah kahvesi yaptım ve balkona geçtim. En üst kattayım, sekizinci kat. İnsanlara bu kadar tepeden bakmak pek de güzel değilmiş. Hiçbir şey göremiyorum doğru dürüst. Tabii bu kadar kısa sürede ev bulma zorunluluğum olmasaydı, daha alt katlarda yer bulmak için aramaya devam ederdim. Neyse ki ev geniş. Eskisi gibi büyük evler kalmadı. Hele de kentsel dönüşüm sonrasında. İnsanları kümes gibi yerlerde yaşatma fikri çok aşağılayıcı geliyor. Çocukken hatırlıyorum evimiz sobalı idi, fakat salon salamanje denilen bir tabir vardı. Yani bir oturma odası bir de misafir odası. Oraya en güzel eşyalar alınır ve misafirin gelmediği zamanlarda kimse orada oturamazdı. Süs gibi dururdu öyle. Şimdilerde evler altmış küsur metrekare civarında. Hücre hapsi gibi. Ses izolasyonu da yok. Yukarıdan hapşırsan aşağıdan ‘çok yaşa’ deniyor. O yüzden ben çok şanslıyım. Üstümde hapşıran, tıksıran yok. Karşı bina bizden bir kat daha eksik. Damını görüyorum. Sakin bir gün, hava güneşli, aylardan mayıs. Kahvemi yudumlarken, gözlerimi kapatıp, güneşin bedenimi ele geçirmesine izin veriyorum. Nasıl dinginleşiyor vücudum anlatamam. Elime yarım bıraktığım kitabımı alıyorum. Bu sessizliği bir daha nerede bulacağım. Başlıyorum okumaya. Diyor ki “Fırındaki ekmek hamuru, bir saatte ekmek olur. Bir saat nedir ki? Ekmeğe sormak lazım. O kavurucu ateşte o karanlık fırında o kıstırılmış mekânda ekmeğin cehennemidir o bir saat. Bizim ise sabah kahvaltımız. Hayat böyle.”

‘Valla doğru’ demiş, diye içimden uzun uzun düşünüyorum. Hatta bu sözü en sevdiğim arkadaşımı telefonla arayarak ona da söylüyorum. ‘Sevinmeliyiz ekmek olmadığımıza’ diyor. ‘Ya da diyorum acaba sonunda herkes ekmek mi olacak?’ “Amaan neyse o… bugün ne pişireceksin” diye konuyu değiştiriyorum. “Kadınbudu köfte” diyor. “Sen?” “Klasik salata” diyorum. Tam o sırada karşı binaya martılar hücum ediyor. Çığlık kıyamet. “Ne oluyor orada” diyor. “Kapat kapat sonra ararım, martılar çıldırdı” diyorum. Bir şeyler daha söylemeye çalışıyor olabilir, telefonu kapatıyorum. Tüm dikkatim martılarda. Yukarıdan takır tukur sesler geliyor, arkasından da kesik kesik çığlıklar. “Martı Adası” filmini izleyenler benim ruh halimi anlayabilir. Bir taraftan bu seremoniyi izlemek istiyorum, bir taraftan da balkon kapısı eşiğinde içeri girmekle girmemek arasında gelip gidiyorum. Bir müddet sonra sesler kesiliyor. Hava karardığındandır belki de. Yatıp uyuyorum. Sabah kalktığımda ilk işim karşı binanın damına bakmak oluyor. Dün altı martı saymıştım, hepsi ikişer ikişer farklı yerlerde duruyorlardı. Fakat şimdi garip karaltıların da onlara eşlik ettiğini görüyorum. Gözlerimi kısarak daha net görmeye çalışıyorum. Siyah küçük karaltılardan başka bir şey yok. Derken benim çatı da hareketlenmeye başlıyor. Tıkırtı sayıları artmış bir halde. O koca koca martı seslerinin yanında kötü bir taklidi olan cılız sesler de duyuyorum. Balkondaki saksının yanına küçük küçük yemekler koyuyorum. Beni izliyorlar farkındayım. İçeri girip, almalarını bekliyorum. Bağırış çağırış geliyorlar. Bir lokma yemek için kavga ediyorlar. İnsanı da öğrenmiş bu zeki yaratıklar diyorum. Kısa bir süre sonra karşı dama tekrar dönüyorlar. İşte o zaman anlıyorum o karaltıların ne olduğunu. Meğer dün gece torunlarımız olmuş. O günden beri yemeklerini, sularını eksik etmiyorum. Bizimkiler büyümeye başladı. Bugün uçuş denemeleri var. Yüreğim ağzımda.

Pınar Cebeci