Soğuk bir sonbahar akşamı, bütün gün oturduğu barın kapısından çıkarken serin bir rüzgâr yüzüne çarptı. Ceketinin yakalarını kaldırıp evine yöneldi. Biraz ilerleyince arkasından birinin seslendiğini sanarak döndü. Caddede in cin top oynuyordu. Hafif üşümeye başladı, adımlarını hızlandırdı. Bir an önce eve gitmek ve kendini yatağa bırakmak istiyordu. Yürürken sokak isimlerini saydı. Hacı Selim Sokak, Arzu Sokak, Dergah Çıkmazı, Tepeyolu Caddesi ve sonunda Eylül Sokak.

Çok sevdiği Arnavut kaldırımlı dar bir sokağa hızlıca saptığı esnada uzun boylu, cüsseli, biraz asabi suratlı adamla çarpıştı. Gözlüğü, defter ve kalemleri bir yana, kendi bir yana savruldu. Adam çivi gibi çakılmıştı, yerinden oynamadı bile. Sokak lambasının loş ışığında seçebildiği yüz tanıdık birini çağrıştırdı. Gözünün altındaki yara izi, ince kırmızımtırak dudakları, koyu kahverengi gözleri ve uykulu bakışlarıyla tepesinde dikilen adama bakakaldı. Bu sokakta yaşayanlardan biri değildi. Gecenin kör vakti buradan pek gelen geçen de olmazdı. Bu heybetli adamı hatırlamaya çalışırken bir yandan da elleriyle yerden kalkabilmek için kuvvet alacağı noktayı arıyordu. Tam o esnada adam sanki düşen kendisiymiş gibi acı bir ifadeyle: “Çok üzgünüm Salih, çok özür dilerim.” diyerek bir hamlede yerden kaldırdı. Kendisine bu kadar yakın davranan yabancıyı çıkaramaması kafasını allak bullak etti. Kimdi bu adam? O kadar çok insan vardı ki her gün görüştüğü. Bir sürü yarım yamalak insan var kafasında, acaba hangisiydi? Üstü başı batmış, defteri su birikintisinin içinde erimek üzereydi. Gözlüğüne bakınırken sözleri bastırarak “Kahretsin, Allah kahretsin” diye söylendi.

Gözlüğü orada öylece sol camı kırılmış şekilde kaldırım kenarında ters duruyordu. Acı bir sırıtışla bakan muhatabına tekrar döndü. Adamın “Lütfen özrümü kabul et. İnan bir anda oldu, sana eşlik etmemi ister misin? Ayağın şişmiş gibi duruyor? Hastaneye gitmek ister misin? Lütfen bir doktor görsün. Acile gidelim, bir ambulans çağıralım…” sözleri yavaş yavaş kaybolup bir uğultuya sonra bir çınlamaya dönüştü. Kulağının içine iğne sokuluyormuş gibi bir acı hissetti. Gözlerinden yaşlar gelmeye başladı, daha sonra kulağının içinden kulak memesine sıcak bir sızıntı hissetti. Bir anda donup kaldı. “Yeter be adam! Dur biraz. Sus yeter kes sesini,” demek istedi. Ağzını dahi açamadan gözleri kararmaya başladı, muhatabının görüntüsü bir karartıya dönüştü, öylece yere yığıldı.

Uyandığında kendini yatağında buldu. Kabus gördüğünü düşündü. Bir süre tavanı izledi ve gördüklerini tekrar düşündü. “Kafanı s*keyim senin, o kadar içersen olacağı bu,” dedi. Komodinin üstünde gözlüğüne uzattı elini, boşta kaldı, bir anda içeriden gelen gümbürtü ve miyavlama sesiyle gözleri fal taşı gibi açıldı. Önce Limon’un bir şeyler devirdiğini düşündü fakat biri kediyle boğuşup küfürler savuruyordu. Bir hışımla yerinden doğrulup odaya koştu. Eve sanki hırsız girmiş, ortalık savaş alanı alanına dönmüştü. Elbiseleri, kitapları, televizyonu orta yerde, tablolar, biblolar kırık döküktü. Gözleri telefonunu aradı ama yoktu, bir patırtı daha oldu. Ses kütüphanesinden geliyordu.

“Aptal herif, nereye soktun kâğıtları. Bulduğumda ben de sana sokacağım bakalım bir daha çıkarabiliyor musun? Adi herif. Adi alçak. Nerede bunlar? Nerede?”

“Sonunda uyandın güzellik uykundan yavşak. Söyle nerede kâğıtlar?”

“Sen kimsin?”

“Ben kim miyim? Ananın… tövbe tövbe söylesene lan nerede kağıtlar?”

“Ne kâğıdından söz…”

Sözünü tamamlayamadan ağzının üstüne bir yumruk yedi. Ne yapmalıydı? Kılını kıpırdatamıyordu. Rüya değildi dün gece olanlar. Bu adam kimdi? Ne arıyordu? Bir süre yığıldığı yerde kaldı. Limon dudağının kenarındaki kanı yalamaya başlayınca âna dönmeye başladı. Kimdi bu adam?

“Paralar dolabın arkasındaki kasada şifresi 3-6-5-4-2-5 lütfen al ve git.”

“Götüne sok paraları, kâğıtlar nerede onu söyle çabuk…”

“Ne kâğıdından bahsediyorsun ahmak herif?”

“Ne kâğıdıymış, ulan şam şeytanı pezevenk, yarım bıraktığın hikayeyi arıyorum. Nereye soktun onları?”

“Ne?”

Kalakaldı öylece. Ağzındaki kan kokusu midesini bulandırdı. Bir anda öğürüp kusmaya çalıştı. Midesi kasılmaya, ağzına tuzlu-asitli bir tat gelmeye başladı. Tükürük bezleri onu boğmaya çalışıyordu. Tekrar öğürdü, nefesi kesildi öğürmekten, hiçbir şey çıkmadı.

“Buldum!” dedi adam. Neyi buldu? Neyi kaybetmişti? Neyi arıyordu? Kimdi bu adam? Kim?

Adam, onu ensesinden tutup sandalyeye oturttu. O meşhur kitaplarını yazdığı, ceviz ağacından oyulmuş masanın üstünde bir tomar kâğıt vardı. Ensesine bir tokat indirip kalemi şak diye tomarın üstüne koydu.

“Bitir şunu!”

Eline aldığı şey yazmaya başladığı ilk hikâyeydi. “Yolların Sonu” yazan ilk sayfanın üzerinde parmaklarını gezdirdi. Kendini kocaman bir boşluğa çekilmiş hissetti. Adam hikâyede tarif ettiği kahramana ne kadar benziyordu. Kafasının içi çarşamba pazarı gibiydi. Üst dudağının patlayan yeri sızlamaya başladı. Masanın altına Limon ayaklarına sürtüyor, mırıldıyordu. Öylece kaldı masada. Etrafında dönen adam burnundan soluyor, küfürler ediyordu. Sesler yine uğultuya oradan kulak çınlamasına dönecekken tekrar bir tokatla irkildi.

“Yaz çabuk. Ne olacak sonum bilmek istiyorum. Yıllardır seni arıyorum. Yıllardır… Kaç tane kitap yazdın bunun üstüne, kaç ödül aldın. Bir kelime bile yazmadın. Unuttun tabii ibne… Yaz hadi yaz!”

“Bu mümkün olabilir mi? Bu nasıl mümkün olabilir? Bu nasıl? Nasıl?”

Yirmi yedi yıl öncesine gitti. Daha on beş yaşında bir gençken yazmaya başlamıştı ilk hikâyesini. Duyguları, ruhu cıvıl cıvıldı. Neden yarım bıraktığını düşündü. Hatırlayamadı. Ne yazayım diye düşündü. Aklına bir şey gelmedi. Ensesine yediği üçüncü müydü yoksa dördüncü mü emin olmadığı tokatla kendine geldi. Aldı kalemi eline adamın dediklerini bir emir gibi alıp yazmaya başladı. Bilinçaltından sayfalara dökülen yazıların üstüne kanla karışık terlerde damlıyordu. O yazdıkça adam yavaş yavaş yok olmaya başladı. Son cümleyi yazıp noktayı koyduğunda önünde koca bir yıkıntı ve ona hayretle bakan bir kedi vardı.

Yavaşça yerinden doğrulup banyoya gitti. Suyun sıcaklığını ayarlayıp küvetin dolması için tıpasını taktı. Aynanın karşısına geçti ve soyunmaya başladı. Yüzünün her yeri çürük içindeydi. Kurumuş kan ve çamur lekeleriyle perişan görünüyordu. Kendi haline bakıp güldü. Gülüşleri kahkahaya, kahkahası gözyaşlarına dönüştü. Bağıra bağıra ağlamaya başladı. Banyo kapısının önünde acı inilti gibi gelen kedisinin sesine hıçkırıklarla eşlik etti. Yerinden doğruldu ve kendini küvetin içine bıraktı. Adamı düşündü, uykulu koyu kahverengi gözlerini, altındaki yara izini, gülümseyen kırmızımtırak dudaklarının kenarlarında beliren gamzeleri, gözlerinin kenarına yerleşen kaz ayaklarını, yüzüne yayılmış çilleri, geniş omuzları, siyah sık saçlarını, güzel ellerini…

“Ah Leo!” diyerek küvetin içinde uykuya bıraktı kendini.

Yasin DAĞDELEN