Son toprağı da atıp çukuru kapatmamla gözümden bir damla yaş süzüldü.
.
“Sen de burada kitap okuyormuş gibi yapıp telefonda takıl.” diyor odaya dalıp.
“Aynen.” Üstelemiyorum, uğraşamam şimdi onunla.
“Amma havasız kalmış burası, öf!” deyip hızla pencereyi açıyor. Odayı saatlerce havalandırdığımı biliyor, pencereyi kapatalı beş dakika olmadığını da tahmin ediyor olmalı. Hep böyle yapar, sırf beni kızdırmak için. Beklediği tepkiyi alınca da astımını bahane eder: “Bana ne, ben hastayım, nefes alamıyorum.”
Bir şey söylemiyorum bu sefer ki fazla konuşmadan rahat bıraksın beni. Şimdi sıkılıp gider diyerek önümdeki kitaba odaklanıyorum. “Küçük kız, yılbaşı gecesi sokakta kibrit satıyor. Kimse almıyor, görmezden geliyorlar onu. Hiç kibrit satamadığını görünce babası döver diye eve gitmekten kaçınıyor ve…”
“Abi! Çabuk!”
“Ne var yine be!” Hışımla arkama dönüp ayağa kalkmamla görüyorum ne varmış.
“Üstüme kuş kondu!”
Kahve gümüş arası rengiyle bir kuş, tırnaklarını kazağa takmış, öylece duruyor.
“Oğlum bu ne lan?” deyip gülüyorum.
“Ay, tırnağı battı!” Bağırıyor: “Anneee, gel!”
Annemden cevap gelmeyince üstünde kuşla odadan çıkıp mutfağa gidiyor. Düşünüyorum ben de bu kuş ne kuşu acaba diye. Güvercin olmadığı kesin, bülbül olmak için de fazla vahşi görünüyor. Bir çeşit karga mı desen, bu sefer de fazla küçük. Allah Allah, ne ki bu?
Yanında annemle geri geliyor, kuş hâlâ üstünde. Annem bizim kadar heyecanlı görünmüyor ama yine de meraklı:
“Oğlum, bunu nerden buldunuz?”
“Ya, pencereden bakıyodum, bir anda bu geldi, tutundu. Nerden çıktı, bilmiyom.”
“Ebabil kuşu bu, hani zamanında Kabe’yi kâfir ordusundan korumuşlar ya.”
Şaşıyorum: “Emin misin?”
“Tabii.” diyor annem.
Hikayesiyle büyüdüğümüz böyle efsanevi bir kuşun evimize geldiği gerçeğini kabullenmem biraz zaman alıyor.
Telefondan açıp bakıyorum ebabil fotoğraflarına, gerçekten de aynısı.
“E, napcam şimdi bununla?” diye soruyor kardeşim.
“Bekle,” diyorum, “üstünden alalım onu.”
İtiraz ediyor: “Dokununca kızmasın?”
“Ne yapacak sanki, avcum kadar kuş.” Yavaşça kavrayıp tırnaklarını kurtardıktan sonra kuşu koltuğa bırakıyorum. Pek tepki vermiyor, uçmaya da çalışmıyor.
Onlar kuşla ilgilenirken ben Google amcaya soruyorum: “Penceremize ebabil kondu, ne yapmalıyız?” Öğreniyorum ki bu kuşun kendi kendine havalanma kabiliyeti yok ve yüksek bir yerden bırakılması gerekiyor süzülebilmesi için. “Neyse,” diyorum kendi kendime, “işi uzmanına bırakalım.”
Sesleniyorum kardeşime: “Giyin de veterinere götür kapanmadan.”
“Neyle götürcem, elimde mi?” diye atılıyor kardeşim.
“Ben bir ayakkabı kutusu ayarlarım, sen giyin.”
Annem de hevesli dışarı çıkmaya: “Ben de giyiniyim, bekleyin.”
“Tamam.” deyip bir kutu aramaya koyuluyorum.
.
“Veteriner kuşu bakım için alır herhalde, zamanı gelince de doğaya salar, biz de uğraşmayız bir şeyle.” diye düşünürken zil çalıyor, koşup açıyorum kapıyı.
“Geri gelmiş, noldu?”
Annem açıklıyor: “‘Biz bi şey yapamayız.’ diyip gönderdiler.”
“Nası yani?”
“Baya.” diyor kardeşim ve gülümsüyor.
“Hayırdır, çok mutlusun?”
“Ne güzel kuşumuz oldu, ben ona müthiş bir yuva yapıcam şimdi.”
“Dalga mı geçiyosun, muhabbet kuşu mu bu?”
“Niye olmasın?”
“Böyle yaşayamaz bu kuş, uçması lazım.”
Ellerini yıkayıp aramıza dönen annem giriyor lafa: “Bir şırınga bulalım da besleyelim kuşu, sonra bakarız.”
.
“Noldu, içmiyo mu?”
“İçmiyo.”
Başka çare kalmadı artık. “Pencereden salmamız lazım bu kuşu daha da geç olmadan.”
Kardeşim atılıyor: “He, sonra düşüp ölsün!”
“Açlıktan ölse daha mı iyi?”
Alevleniyor: “İyi, al yap o zaman!”
Cevapsızım. Bu sorumluluğu üstlenebilir miyim, bilmiyorum.
.
Beşinci kattan salsak olur mu diye düşünüyorum, yoksa daha yukarıdan mı salmalıyız? Sekizinci kattaki komşuya sorsak olur mu acaba?
Bunları düşünüp tartışırken geç oluyor, babam gelip o kesin tonuyla bildiriyor:
“On ikiyi geçti çocuklar, gidin yatın, sabah bir çaresine bakarız.”
Verilmesi gereken kararın ağırlığı hepimizi ertelemeye itiyor, biz de ona teslim olmayı seçiyoruz.
“Tamam babacım, iyi geceler.”
Babam odasına gidince “Ben yatıyorum. Yanına su koy, kapıyı da kapat, odadan çıkıp kaybolmasın.” diye buyuruyorum kardeşime.
Yatağıma gitmeden kuşa son kez bakıyorum, öylece durup göz kırpıyor sadece.
.
Defalarca ter içinde uyandığım uykumdan annemin sesiyle vazgeçiyorum sonunda.
“Noldu?” diyorum.
“Kardeşine bi bak.”
Kalkıp yürüyorum salona, giriyorum içeri ve görüyorum kardeşimi: Ağlıyor kuşun başında. “Uyuyo sandım, dokununca…”
İyice yorulmuş olmalı kuş, tamamen hareketsiz artık.
.
Düşündüm… Kuş sabah hayatta olsaydı salabilecek miydim onu pencereden? Yoksa eylemsizlik kader miydi?
“Hadi oğlum, bitmedi mi daha işin? Kapıyı kapatıp çıkalım artıkın.” diye bağırdı babaannem içeriden.
“Tamam, geliyorum hemen.”
Doğrulup toprağa baktım son kez, “Hoşça kal ebabil, seni yüzüstü bıraktığım için affet beni.”
Çeneme varmış olan gözyaşını sildim ve yola koyuldum.
Mustafa Kamış

Üzüntü vererek sonlansa da okunası harika bir öykü…👏👏
Evet, sadece bakıyoruz çoğu zaman. Çok güzel bir dil, harika bir öykü, emeğine sağlık.
Yanı başındakiyle kurulan ilişki erteleme, başından savma, sorumluluk almama olunca, kuş ölür. Uçamayan, uçuşu bilinmeyen kuş.
Elinize sağlık.