Evde bir telaş hali vardı. Beyin ülkesinin nöron şehrinin eşik bağlantı ayarları hep bozuluyordu. Artık oraya gidip bir şeyler yapmak gerekiyordu. Hafta sonuna bir bilet aldım. Pasaportumu, kimliği, kameramı alet edevat çantamı hazırladım. Zaten fazla bir şey almayacaktım. Bir don bir gömlek yeterdi. Daha önce defalarca gitmeme rağmen içten içe yaşadığım heyecanımı durduramıyordum. “Nöron City aynı mıydı yoksa değiş miydi”? Çantamı aldım yola çıktım.

Havaalanında uzun kuyruklar vardı. Üstümdeki montu, kemerimi, metal eşyaları çıkarıp x-ray kapısından geçtim. Saatime baktım. Koşa koşa kapıya gittim. Bekleme salonu çok kalabalıktı. Oturacak yer yoktu. Çocuklar yerinde durmuyor, camlarda uçakların iniş kalkışlarına bakıyordu. Solumda bir çift birbirini teselli ediyordu. Sağımda yaşlı bir teyze kulaklığını takmış şarkı söylüyordu. Bazı yolcular yeni yeni gelmeye başlıyordu. Nöron City’ye bu kadar ilgi olacağına bilmiyordum. Şaşkındım. Durmadan anonslar okunuyordu. Ve beklediğim anons güzel sesli bir kadın tarafından okundu “2224 sefer sayılı Nöron City’ye gidecek uçak 424 numaralı kapıda uçuşa hazırdır. Lütfen kapıya gidiniz.” Bu anonsla curcuna başladı. Herkes yerinden kalkıp sıraya geçti. Ben ise hiç acele etmeden herkesin gitmesini bekledim çünkü biliyordum ki uçakta küçük çanta koyma bekleyişi olacak o nedenle erken gitmenin gereği yoktu.

D2’ye oturdum. Hostesler gelenlere yer gösteriyor, onlara sabırla el bagajlarını koymalarını söylüyordu. Birbirlerine çarpanlar, kavga edenler, “Bir dakika kardeşim. Oturacağım bekleyin. Allah Allah. Hadi kardeşim bir çantanı koyamadın ya” gibi konuşmalar komik bir hal alıyordu. Herkes kemerini bağladı. Kabin amiri uçuş esnasında neler yapılması gerektiğini anlatmaya başladı. Uçak havalandı. Korkum olmasa da gene de kalbimde bir çarpıntı oluşmaya, alnımda ter akmaya başladı. Koltuktaki dergiyi ve uçak bilgilerini gösteren kartı inceledim.  Yanımdakiler bulmaca çözüyordu. Bir anonsla irkildik. “Sayın yolcularımız türbülansa girdik endişelenecek bir şey yok”. Yavaş yavaş Nöron City görülmeye başladı. “Sayın yolcular motor arızası nedeniyle böbrek havaalanına zorunlu inişe yapacağız. Lütfen kemerlerinizi bağlayın.” anonsuyla herkes bir irkildi. Telaşa kapıldı. “Ne oldu” diye sormaya başladı. Böbrekte inip Nöron City’ye aktarmalı gideceğimizi öğrendik. Uçağın tekerleri piste değdi. Kalkış aceleciliği başladı. Havaalanı kan nehrine yakındı. Nöronca bilmediğimden İngilizce konuşmaya başladım. Nöronlu pasaport polisi “What is the purpose of your visit” diye sordu “for business” dedim. Daha önce otobüsle gidiyordum ama bu sefer vapurla gitmeye karar verdim. Vapur sefası yapmak iyi gelir diye düşündüm. Gişedeki görevli “vapurun her şehirde duracağını” söyledi. “Önceden böyle değildi” dedim. O da “artık değiştiğini” söyledi. Biletimi aldım. Yolum uzundu. Nöron eşiğime ulaşıp bağlantı ayarlarını değiştirmek zahmetli bir işti. Nehir boyunca çok şehirden geçecektim. Yorucu bir yolculuk beni bekliyordu. Uçak pahalı olduğundan hiçbir şey yememiştim. Vapurun kafesine gittim. İki kaşarlı tost bir de çay söyledim. Hava hafif esiyordu. Vapur önce böbreğe uğradı. İndim. Elimde kameramla çekmeye başladım. Kirli bakımsız bir şehirdi. Yerlerde grimsi sarımtırak taşlar kayalar vardı. Nehirden gelen rüzgârın etkisiyle beyazlaşmış zehirli tozları insanların içlerine giriyor, onların sancılarına yapışıyordu. Halkın bitmek bilmeyen ağrıları vardı. Nedenini anlayamamıştım. Sanırım asgari ücretle ayın sonunu zor getirmelerinden olsa gerek diye düşünüyordum. Nehirden taşan kanlar üstüme sıçrıyordu. “Acaba yıkanınca geçer miydi” bilemiyorum. Kanlar üstünde beyaz hücreler yuvarlak baloncuklar görüyordum. “Nehir kirleniyor muydu? İnsanlar buraya da mı el atmıştı”. Ülke yönetimi yandaş şirketlere ihale vermiş, o şirketler de buraya termik santral yapmıştı. Buradan sonraki durak bağırsaklardı. Önce ince olandan yolcularını indirip beş dakika bekledikten sonra kalına gidiyordu. Orda da çok ağır kokular vardı. Hava kirliliği buraya da sirayet etmişti. Sanırım şehir doğalgaza geçmemişti. Burnumu kapatarak içeriye geçtim. Kaptana buradan hızlı gitmesi için yazılı başvuruda bulunduk. Kaptan başvuruya kulak asınca birkaç üniversite öğrencisiyle yürüyüş başlattık. Vapur çalışanları bizi kaptanın emriyle gözaltına aldı. Ne için alındığımızı bilmiyorduk. Savcı tarafından adli kontrolle serbest bırakıldık. Hımbılın biri de dışarı çıkmış fotoğraf çekip instagrama yolluyordu. Yollar artık bitsin istiyordum. Nöron kapısından girip eşiğe ulaşarak şehrin bağlantı yollarını değiştirdikten sonra ayaklarımı uzatıp yatmak istiyordum. Uzakta yeni bir şehrin ışıkları gözümü almaya başlıyordu. Pankreas veya dalaktan biri olmalıydı. “Pankreas sanırım, hayır hayır dalak” derken pankreas tabelasını gördüm. Nüfus: 150 rakım:1500 yazıyordu. 3 saat yol gelmiştim. Nöron City’ye 2 saat yol kaldığını öğrendim. Pankreas da bir şey yoktu. Sıkıcı bir şehirdi. Karaciğer şehri tadilatta olduğu için vapurun “oraya uğrayamayacağını” bildirir anons duyuruldu. Orada inecekler midede inip başka vasıtayla gidecekti. Mideye 100 km kalmıştı. Mide belediye halk iskelesinde indim. Kameram elimde çekmeye devam ettim. Karışık bir şehirdi. Çok fazla atık vardı. Haberlerde izliyordum. Belediye ile hükümet arasında çöp kavgaları vardı. Halk çözüm bekliyordu. Olaylar eksik olmuyordu. Yangınlar, seller, depremler şehriydi. Yangınlardan kaç hektar orman kül olmuştu. Sular yetmiyordu. Bu şehir sanatsever bir şehirdi. Halkın oluşturduğu mide senfoni orkestrası her pazar konser veriyordu. Televizyonda canlı veriyorlardı izliyordum ama RTÜK tarafından yayından kaldırılarak yerine penguen belgeseli yayınlanmaya başladı. Vapur kalbe gelmeden damar iskelesinde mola verdi. İndim. Belediye otobüsüne bindim. Gezmeye başladım. Damar yolları açıktı. Çukurlar tümsekler fazla olduğundan otobüs yukarı aşağı sallanarak gitti. İçimde depremler oldu. Fotoğraflar çektim. Sosyal medyadan canlı yayın yapan bir aileyle tanıştım. Alışveriş yaptım. Bir pastaneden dondurma aldım yalayarak vapuruma bindim. Düdük çaldı vapur hareket etti. Başkent kalbe geldi. Sabah 6:00’da kalkar yorulmak nedir bilmeden köle düzeni sisteminde çalışırlardı. Vahşi kapitalizm burada daha fazlaydı. Bu kan nehrindeki bazı organizmalar buradan nehre dökülürdü. Burada fabrikalar özelleştirilerek satılmıştı. İşçiler sendikalı olursa işten çıkartılırdı. Sabah 7:00de kalkar yorulmak bilmeden çalışırdı. Bu çalışkanlığı bazen hasta edebilirdi. O nedenle hastalanan halk sık sık hastaneye giderdi. Gürültülü de bir şehirdi. Komşu illerden şikâyet alırdı. Kendini bir türlü düzeltemezdi. Halkı, bilim yerine hurafelere inanırdı. Gelişmişlik endeksinde son sıralarda olan bir şehirdi. Halkı, hassas kırılgandı. Aşırı heyecanlandıklarında öfkelendiklerinde ölme riskleri vardı. Eskiden sevdalı bir şehirdi. Aşkı severlerdi. O nedenle evlerini kırmızıya boyarlardı. Şimdi ise aşkın yerine yalnızlık bencillik vardı. Vapur yavaşlamaya başladı. Yolculara “ne oldu” diye sorarken nehir yapım çalışmaları nedeniyle güzergâhı değiştireceğimize dair bir anons duyuruldu. Aksilikler zaten hep beni bulurdu. Bir an evvel işimi yapıp evime dönmek istiyordum. Görevlinin söylediğine göre güzergâh varış saatini değiştirmiyordu. Derin bir oh çektim. Şimdi sıra akciğerlerdeydi. Bunlar ikiz şehirlerdi. Birine bir şey olunca öbürüne de bir şey oluyordu. Vatandaşlar, “sigara içenler ve içmeyenler” isimli iki köprüden geçiyordu. İkisinin de trafiği yoğundu. Her şeyden çok etkileniyorlardı. Savaş çok oluyordu. Buraya bombalar yağdırılıyordu. Halksa bu bombalardan öksürüyor, balgam çıkarıyordu. Çok şehit gazi veriyorlardı. Kadınlar bebekler ölüyordu. Ağaçlar çiçekler kesiliyor, doğa katlediliyordu. Bakterilerin virüslerin ilk durak yeriydi. Burayı çok severlerdi. Burada yatmadan başka şehirlere gitmezlerdi. Bir kahvehanede orta şekerli kahve mutlaka içerlerdi. Buradaki insanların evlerinde her türlü alet edevat silah mermi bulunuyordu. Düşmanları gördü mü sipere yatıyorlardı. Neyse ki şimdi bir şey yoktu. Halkın tedirginliği belli oluyordu. Şehrin ışıkları sönmüş sessiz bir haldeydi. Ufukta her şeyi boğmaya hazır karanlık bir tünel görüyordum. Oradan geçtikten sonra üst geçitteki yaya yolunda mavi neon ışıklı tabelasıyla yanıp sönen yemek borusu yazıyordu. Yol boştu. Kaptan hızını arttırmıştı. Vapur, küçük kasabalardan geçtikten sonra yüksek dalgalı iki tane sapağı olan buruna ulaştı. İkisini de düdüğünü çalıp selam verdikten sonra hiçbirine sapmadan dümdüz yola devam etti. Artık yol azalmıştı. Yarım saat kadar kalmıştı.

Ve sonunda beynin kıvrımlı dağları görülüyordu. Güverteye koştum. Arada sıkışmadan ilk ben inmeliydim. Vapur yanaşırken kanlar üstüme sıçrıyordu. O kanları hatıra olarak saklamak için yanımda getirdiğim küçük bir poşete koydum. Kırmızılı adam olmuştum. İndikten sonra oradaki bir kıvırcık saçlı sevimli bir çocuğa beynin nöron eşiğini sordum. İngilizce bilmediğinden anlamadı. Cebimden nöronca sözlüğünü çıkarıp anlatmaya çalıştım. Tarif etti. Gördüm ki şehirler de hiçbir şey değişmemişti. Bir yeniliğe ihtiyaç vardı. Bisiklet kiraladım. Mahalleye gittim. Eşiğin kapısından içeri girdim. Karşısında selam durdum. Çantamdan kullanma kılavuzunu, malzemelerimi çıkardım. Zirvede olan nöron eşiğini tornavidayla gevşetip orta seviyelere sıktım. Bu anda şehirde bir şeyler oldu. İnsanlar başka insanlara dönüştü. Gerginlikler, kavgalar azaldı. Sakinlik başladı. İnsanların birbirlerine saygılı oldu. En basit bir meseleden bile kimse kimseye bağırmadı, kalp kırmadı. Bu durum bazı çıkarcıların ve rahatı kaçanların işine gelmedi. Beni kovalamaya başladılar. Bisikletime binip kaçtım

Eray TOPALOĞLU