Şimdi size anlatacaklarım aramızda kalsın. Gidip de sağda solda anlatmayın lütfen.

Ben dün gece bir cinayete şahit oldum. Kadın cinayeti değil. Çocuk cinayeti de değil.

Gazetelerde, haberlerde her gün bu haberleri görmekten, lanet etmekten, sesini duyurmaya çalışan analara üzülmekten perişanız.

Biraz da ben üzeyim sizi.

Sokağın köşesindeki yavru köpekleri zehirlediler. Daha önce bahsetmiştim size onlardan. Hani annesinin kafasını okşamıştım, kasaptan aldığım kemik parçalarını vermiştim. Siz de bana; “Tavuk kemiği vermedin inşallah?” demiştiniz. Hah işte o köpek.  Beş şirin yavrusu oldu. Mahalleli önce seferber oldu, alıp bakmak isteyenler kuyruğa girdi resmen, sonra kimse kalmadı. Sokak köpeği işte. Soyu sopu belli değil. Büyüyünce çirkinleşecekler, bu eğlenceli hallerinden ve komik suratlarından eser kalmayacak. Doğru. Ah bir de annelerine araba çarptı. Çöp kamyonu aldı götürdü. Yavrular analarının arkasından şöyle bir bakıp hoplayıp zıplamaya devam ettiler.

 Ortada kaldı mı köpekler! Ben çok acıdım ama yapacak bir şeyim yok. Zaten tek göz bir ev. Mutfaktan yatak odasına beş adım ya var ya yok. Kapı karşım ev sahibim. Bu köpekleri eve alsam kıyameti koparır. Komşular da istemez. Kokuyorlar, sabaha kadar havlıyorlar diye şikâyet ederler.

Sokakta bırakacak da değilim ya bu canları. Bahçesi olan bir arkadaşım var mı diye düşündüm. Sizden de hayır yoktu zaten. Ben size anlattıktan sonra bir kere bile sormadınız. Bakışlarınızı kaçırmayın. Ama internetteki yavru köpek videolarını izlemeyi seviyorsunuz. Al bak bir tanesine, yok. Nerede o yürek sizde. Siz ancak çocuğunuzu eylemesi için birkaç alır bakar, sonra da dağın başında bırakıp kaçarsınız. Hele eve kapandığımız o karanlık günlerde bütün mahalle hayvansever oldu. Sırf dışarı çıkmak için kahverengi kıvırcık köpekler, renkli gözlü köpekler gezdirdiler uzun tasmaların ucunda. Ya da kedi maması alıp güya kedi besliyormuş gibi arkadaşlarına oturmaya gittiler. Herkes birbirine kendi hayvanının resmini gönderdi. Neredeler şimdi?

Kendinizi savunmak için bir laf salatası yapıp önüme koyarsınız şimdi. Aman biliyorum, birinizde kedi var, diğerinizde de alerji var. Bahaneleriniz hazır.  Evinizden uzak yere bırakıp kaçan sizsiniz demedim. İsmi lazım değil, şu evde oturan. Hani astımı olan.

Ne diyordum, tamam, şahit olduğum cinayeti anlatacaktım.

Köşedeki veteriner büyük bir kutu mamayla geldi akşam. Ben de annemden dönüyorum. Yaptığı kızartmalardan yediğim için midem taş gibi. Bakkaldan aldığım sodayı içiyorum. Sevindim hayvancıkları besliyor diye. Göz göze geldik veterinerle. Ben tam ona, Allah senden razı olsun diyecektim ki, başparmağını dudağının üzerine götürüp:

“Şist, beni görmedin. Bu zavallılar hasta. Ben şimdi onları uyutmazsam, birkaç güne zaten tahtalıköye gidecekler. Acı çekmesin zavallılar. Birazdan gelip ben onları alıp götüreceğim. Çöpe de atmayacağım, arka bahçeye gömeceğim” dedi.

Aaa, bu bizim veteriner. Hani şu sizin sarı kanaryanızı tüylerini döktü diye getirdiğiniz, kedinize “Aman da ne güzelsin pisicik,” diyen veteriner.

Bir de kayıp hayvanlarınızın resmini basıp onun camına asıyorsunuz: “Minnoşumuz kayboldu. Çağırırsanız gelir. Bulana para ödülü verilecektir.” Ah ah.

Tabi nereden bileceksiniz. Anlatıyorum işte.

“Ne yapıyorsun?” dedim.

“Hasta bunlar dedim ya. Ben de onları kurtarıyorum işte. Sizin gibi kendini hayvansever sananlar yüzünden acı çekiyor bu zavallılar. Tek bildiğiniz beslemek. Karaciğeri iflas etmiş, gözü mikrop kapmış, araba çarpmış bacağı kırılmış desem ne yapacaksın? Ne oldu, sustun kaldın.”

Adam bildiğiniz katil. Ama yok. Size de güvenmem. Bugün onun yüzüne gülersiniz, öbür gün kapısından geçmezsiniz ya da benden duyduğunuzu bütün mahalleye anlatırsınız. Ben bunları neden anlattım ki zaten size.

Haklı mı bu adam yoksa?

Kafam çok karışık bugünlerde. Belki de hayal görmüşümdür. Tabii ya. Hep o ilaçlar yüzünden.

Ekin Toprak Ertuğral