Türk edebiyatının enerjik ve her daim gülümseyen yüzlerinden biri olan Nermin Mollaoğlu, kitabı olmadan ünlü olmayı başarmış nadir isimlerden. Yayıncılık sektöründe görünmeyen emeğin hakkını veren, yazarların ve metinlerin uluslararası alanda tanınmasına katkı sağlayan önemli bir değer. Kalem Ajans’ın kurucusu Nermin Mollaoğlu, 2009 yılında British Council tarafından Uluslararası Genç Yayıncı Girişimcisi olarak seçildi ve 2017 yılında Londra Kitap Fuarı’nda “Türkiye ile dış dünya arasında bir köprü görevi görmesi” ile En İyi Edebiyat Ajanı Ödülü’ne değer görüldü.
Kalem Ajans, yayıncılar ve edebiyat ajansları arasındaki ilişkileri büyük ölçekte kolaylaştıran bir alt ajan olarak faaliyet gösteriyor. 2005’te İstanbul’da kuruldu ve bugün Türkiye’nin en büyük telif ajanslarından biri olmayı başardı. Türk edebiyatının birbirinden iyi kalemlerinden oluşan 200’ün üzerinde yazarın haklarını yurtiçinde ve yurtdışında temsil ediyor. Türk yazarların yurtdışında temsilinin yanı sıra, yurtdışındaki ajans ve yayınevlerinin de Türkiye’deki temsilciliğini yapıyor; yabancı eserlerin doğru yayıncılar tarafından yayımlanmasını sağlıyor.
İngiltere merkezli bağımsız yayınevi Linden Editions’ın kurucularından da olan Mollaoğlu, dünya edebiyatına her açıdan bakmaya devam ediyor.
Kalem Ajans, İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali (İTEF) ve Linden Editions’la sektöre yön veren Mollaoğlu ile edebiyat ajanlığı, Türk edebiyatının uluslararası yayıncılıktaki yeri ve sektördeki güncel gelişmeler üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Bu söyleşiyle edebiyatın yalnızca yazılan değil, taşınan, pazarlanan, çevrilen bir alan olduğunu tekrar hatırlıyoruz.
Nermin Hanım, sizi takip edenler bilir, yaşamınızın büyük kısmı seyahatlerle geçiyor. Zihinsel ve fiziksel olarak bu yoğun tempoda mevcut enerjiyi ve programlamayı nasıl sağlıyorsunuz?
Belki dışarıdan çok düzenli, enerjik ve her şeye yetişen biri gibi görünüyorumdur ama işin gerçeği şu: Yorgunum. “Yeter artık” diye içimden bağırdığım çok gece oluyor. Yorgunluktan uyuyamamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Gece yarısına doğru bilgisayar başında email yazarken parmak uçlarımın acıdığı günler de az değil.
Ama bütün bunlara rağmen işimi çok seviyorum. Sanırım farkı yaratan da bu. Yıllardır verdiğim emeğin karşılığını görüyorum. Bir kitabın başka bir dilde yayımlandığını görmek, bir yazarın yeni okurlara ulaşmasına tanıklık etmek, yıllar önce kurduğumuz hayallerin gerçekleştiğini görmek bana her sabah yeniden güç veriyor.
Yorgunluğun bir anlamı olduğunu hissetmek önemli. Ben de yaptığım işin sonuçlarını gördükçe, bütün o yoğunluğun bir karşılığı olduğunu anlıyorum. Sanırım beni ertesi güne hazırlayan şey de tam olarak bu duygu.

Kalem Ajans’ta genç ve aktif bir ekibiniz var. Ekibinizin parçası olacak çalışan seçimlerinizde en çok neyi dikkate alıyorsunuz? Edebiyat ajanı olabilmenin önemli kriterleri neler?
Kalem Ajans’a yıllar içinde çok farklı eğitimler alan gençler başvurdu. İşimiz telif haklarıyla ilgili olduğu için uzun süre hukuk mezunları yoğun ilgi gösterdi. Türk edebiyatı eserleri daha fazla dile çevrilmeye başlayınca bu kez Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun adayların sayısı arttı.
Oysa edebiyat ajanlığı bunların ikisinden de daha fazlasını gerektiriyor. Elbette hukuku bilmek, sözleşme okuyabilmek ya da edebiyat bilgisine sahip olmak önemli. Ancak bence iyi bir edebiyat ajanını belirleyen asıl özellik iletişim becerisi. Bir kitabı heyecanını kaybetmeden anlatabilmek, karşısındaki yayıncının neden o kitabı yayımlaması gerektiğini gösterebilmek ve onu bu yolculuğa ikna edebilmek gerekiyor.
İşin görünmeyen tarafında ise büyük bir takip ve sabır var. Bir kitabın haklarını satmak kadar, sözleşmesini, ödemelerini, yayın sürecini ve çevirisini de takip etmek gerekiyor. Bazen gün içinde onlarca olumsuz cevap alıyorsunuz. Ama ertesi sabah sanki hiçbirini almamış gibi yeni bir yayıncıya yeni bir kitabı aynı heyecanla anlatmaya devam etmeniz gerekiyor. Bilgisayar ekranında onlarca pencere açıkken, dünyanın farklı ülkelerinden yüzlerce insanla çalışırken, karşınızdaki o anlattığınız kitabın içine sokabilmek. Bu meslek bilgi kadar dayanıklılık, merak, iletişim becerisi ve iyimserlik de gerektiriyor.
Bir metnin uluslararası dolaşıma uygun olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
Aslında bu konuda da yaygın bir yanılgı var. İnsanlar çoğu zaman edebiyat ajanlarının hangi kitabın dünyaya açılacağına karar verdiğini düşünüyor. Oysa biz karar veren taraf değiliz. Biz kitapları tanıtırız; kararı masanın diğer tarafında oturan editörler ve yayıncılar verir.
Bir kitabın uluslararası dolaşıma girip girmeyeceğine Londra’daki, Seul’deki, Madrid’deki ya da Sofya’daki yayıncılar karar verir. Bizim görevimiz o kitabı doğru kişilere ulaştırmak, neden önemli olduğunu anlatmak ve ona mümkün olduğunca geniş bir görünürlük kazandırmaktır.
Elbette yirmi yılı aşkın süredir dünyanın farklı ülkelerindeki yayıncılarla çalıştığımız için bazı eğilimleri gözlemleyebiliyoruz. Hangi temaların, hangi türlerin ya da hangi anlatı biçimlerinin daha fazla ilgi gördüğünü zamanla öğreniyorsunuz. Bu nedenle katalogumuzda uluslararası okura ulaşma potansiyeli taşıdığına inandığımız kitapların bulunmasını önemsiyoruz.
Bu nedenle biz işimizi mümkün olan en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Kitapları doğru yayıncılara ulaştırıyor, onları en iyi biçimde tanıtıyor ve hak ettikleri okurlarla buluşmaları için çaba gösteriyoruz. Son sözü ise her zaman yayıncılar ve okurlar söylüyor. Neyin sınırları aşacağını, hangi kitabın dünyanın başka bir köşesinde beklenmedik bir karşılık bulacağını tahmin etmek her zaman mümkün değil. Belki de bu mesleği hâlâ bu kadar heyecan verici kılan şey tam olarak bu.
Pandemiyle birlikte daralan dünya ekonomisinin Türkiye’ye ve sektörlere yansıması çok sert oldu. Son derece değişken ekonomi politikalarına siyasi ve toplumsal hareketlilik eklenince yayıncılık sektörü de zor zamanlardan geçti. Etkilerini hâlâ yaşadığımız bu durumun size etkisi oldu mu, olduysa ne gibi zorluklar yaşadığınızı anlatabilir misiniz?
Elbette etkisi oldu. Ancak bizim işimiz biraz farklı bir yerde duruyor. Kalem Ajans olarak ağırlıklı olarak telif haklarıyla çalışıyoruz ve faaliyetlerimizin önemli bir kısmı uluslararası yayıncılık dünyasıyla bağlantılı.
Ekonomik dalgalanmalar, döviz kurlarındaki hızlı değişimler ve yayıncılık maliyetlerindeki artış Türkiye’deki yayınevlerini doğrudan etkiledi. Bazı yayınevleri daha az kitap yayımlamaya başladı, bazıları risk almak istemedi, bazı projeler ertelendi. Bunların doğal olarak telif hakları alanına da yansımaları oldu.
Öte yandan biz bu dönemde uluslararası ağımızı daha da güçlendirmeye çalıştık. Türkçe edebiyatın dünyadaki görünürlüğünü artırmak, yeni ülkelerde yeni yayıncılarla buluşmak ve yazarlarımız için sürdürülebilir bir uluslararası dolaşım yaratmak önceliğimiz oldu.
Yayıncılık tarih boyunca krizlerle yaşamayı öğrenmiş bir sektör. Kitaplar bazen daha az satılır, bazen daha çok; ama iyi hikâyelere ve iyi edebiyata duyulan ihtiyaç hiç ortadan kalkmaz. Bu nedenle biz zorluklara odaklanmak yerine işimizi mümkün olan en iyi şekilde yapmaya ve yazarlarımız için yeni kapılar açmaya çalışıyoruz.
Son zamanlarda Türk yazar ve eserlerinin yurtdışında gördüğü ilgi hepimizi mutlu eden gelişmelerden. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yurtdışında çok sattığını ve ilgi gördüğünü biliyoruz. Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Aslı Erdoğan, Ahmet Ümit, Tezer Özlü gibi isimlerle birlikte liste elbette çoğaltılabilir. Bu noktada sizin ve diğer ajansların katkısı çok değerli. Yabancılar için Türk metinleri hangi noktada ilgi çekiyor? En fazla ilgiyi hangi ülkeler gösteriyor?
Bu sorunun tek bir cevabı yok çünkü her ülkenin okuma alışkanlıkları, yayıncılık gelenekleri ve edebiyata bakışı farklı. Ancak son yıllarda Türk edebiyatına yönelik ilginin belirgin şekilde arttığını söyleyebiliriz.
Yabancı yayıncıların dikkatini çeken şey öncelikle metnin edebi gücü. Uzun yıllar boyunca Türkiye’den gelen eserlerin daha çok siyasi ve toplumsal meseleler üzerinden okunduğunu söylemek mümkündü. Bugün ise çok daha çeşitli bir tablo görüyoruz. Aile ilişkileri, hafıza, kent yaşamı, göç, kadınlık halleri, tarih, aşk ya da bireyin iç dünyası gibi evrensel temalar da güçlü bir şekilde karşılık buluyor.
Bir başka yanılgı da yabancı okurların yalnızca Türkiye’yi anlatan kitaplarla ilgilendiğini düşünmek. İyi edebiyat sınırları aşabiliyor. Bir romanın İstanbul’da ya da Anadolu’nun küçük bir kasabasında geçmesi kadar, insanı ve hayatı nasıl anlattığı da önemli.
En fazla ilginin geldiği ülkeler zaman içinde değişiyor. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Hollanda gibi güçlü yayıncılık pazarları uzun yıllardır Türk edebiyatını takip ediyor. Son yıllarda Balkan ülkelerinde, Doğu Avrupa’da, Arap coğrafyasında ve bazı Asya ülkelerinde de ilginin arttığını görüyoruz.
Yeni yazarlarımızda yurtdışı telif eserleriyle ilgili gelişmeler nasıl?
Geçmişe kıyasla çok daha umut verici bir noktadayız. Artık yalnızca klasikleşmiş yazarlarımız ya da uluslararası alanda tanınan birkaç isim değil, yeni kuşak yazarlarımız da yabancı yayıncıların radarına girebiliyor.
Bunda dijital iletişimin kolaylaşmasının, uluslararası kitap fuarlarının ve çeviri destek programlarının önemli payı var. Ancak en önemli unsur hâlâ iyi bir metin. Yabancı yayıncılar yeni sesler keşfetmeye çok istekli. Özellikle güçlü bir edebi sesi olan, kendi dünyasını kurabilen ve evrensel okura ulaşabilecek hikâyeler anlatan yazarlar dikkat çekiyor.
Bununla birlikte yurtdışına telif satışı uzun ve sabır gerektiren bir süreç. Bir kitabın Türkiye’de yayımlanmasının ardından başka dillere çevrilmesi bazen yıllar alabiliyor. Bu nedenle genç yazarların ilk kitaplarının hemen birçok dile çevrilmesini beklemek gerçekçi olmayabilir.
Yine de son yıllarda yeni kuşak Türk yazarların uluslararası yayıncılar tarafından daha yakından takip edildiğini, örneklerin giderek arttığını görmek sevindirici. Bu da geleceğe dair umut veriyor.
2026 yılı boyunca yeni yazar temsili almayacağınızı belirttiniz. Bunun en önemli nedeni olarak, son yıllarda Türkçeden diğer dillere çeviri hak satışlarınızdaki azalmayı gösterdiniz. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?
Yeni yazar temsiline ara verme kararımızın nedeni daha çok mevcut yazarlarımıza ve projelerimize yeterli zamanı ayırabilmek. Bir edebiyat ajanının görevi yalnızca bir kitabın haklarını satmak değil; yazarın kariyerini uzun vadeli olarak yönetmek, eserlerini uluslararası yayıncılara tanıtmak ve farklı ülkelerde sürdürülebilir bir okur kitlesi oluşturmasına katkıda bulunmak.
Bugün temsil ettiğimiz yazarların eserleri onlarca dilde yayımlanıyor ve dünyanın birçok ülkesindeki yayıncılarla düzenli olarak çalışıyoruz. Bu nedenle enerjimizi yeni isimler eklemekten çok, mevcut yazarlarımızın uluslararası yolculuklarını güçlendirmeye yönlendirmeyi tercih ettik.
Ayrıca son yıllarda Linden Editions gibi yeni hayaller, uluslararası edebiyat festivalleri ve yazar rezidansları da önemli ölçüde zaman ve emek gerektiriyor. Bu nedenle 2026 yılı boyunca büyümekten çok derinleşmeyi, yeni isimler almaktan çok mevcut yazarlarımıza daha fazla odaklanmayı seçtik.
Geçtiğimiz günlerde “Hayatımı veriyorum bu işe, temsil ettiğim bir yazar Nobel almadan ölmeyeceğim!” notuyla samimi bir sosyal medya paylaşımınız oldu. Dileğinizin gerçekleşmesini umuyoruz. Bu paylaşım dışında Nobel dileğinizi farklı platformlarda da dile getiriyorsunuz. Booker ya da Nobel gibi büyük ödüller yazarın kaderini değiştirirken, edebiyat ajanını nasıl konumlandırıyor?
Bu paylaşımı biraz şaka, biraz da içten bir temenni olarak yaptım. Elbette Nobel gibi ödüller tek bir kişinin emeğiyle kazanılmaz. Yazarın yıllar boyunca kurduğu edebi dünya, eserlerinin farklı dillere çevrilmesi, eleştirmenler ve okurlar tarafından keşfedilmesi gibi pek çok unsur bir araya gelir.
Booker ya da Nobel gibi büyük ödüller öncelikle yazarın kaderini değiştirir. Eserler çok daha fazla dile çevrilir, yeni okurlara ulaşır ve dünya edebiyatı içindeki görünürlüğü artar. Asıl kazanan her zaman yazardır ve edebiyattır.
Bir edebiyat ajanı açısından ise bu tür ödüller yapılan işin görünürlüğünü artırır ama görevi değiştirmez. Bizim işimiz yine aynı kalır: iyi edebiyatı mümkün olduğunca çok okurla buluşturmak. Bir yazar ödül almadan önce de aynı özveriyle çalışırsınız, aldıktan sonra da.
Bununla birlikte, Nobel ya da Booker gibi ödüller bir ülkenin edebiyatına da dikkat çeker. Geçtiğimiz ay Uluslararası Booker Ödülü kısa listesinde Bulgaristan’dan bir yazarın yer alması, yalnızca o yazar için değil, Bulgar yayıncılık dünyasının tamamı için büyük bir moral kaynağı oldu. Bir anda pek çok kişi Bulgar edebiyatının daha fazla çevrilebileceğine, daha çok okura ulaşabileceğine inanmaya başladı. Bu tür başarılar, ülkelerin kültür politikaları için emek veren insanlar açısından da güçlü bir motivasyon yaratıyor.
Orhan Pamuk’un Nobel’i yalnızca Orhan Pamuk’un başarısı değildi; dünyadaki pek çok yayıncının Türkiye’ye ve Türkçe edebiyata yeniden bakmasına da vesile oldu. Benzer bir etkinin bugün de yaşanacağını düşünüyorum.
Benim Nobel hayalim ise biraz da temsil ettiğim yazarlara duyduğum inançtan kaynaklanıyor. Yıllardır birlikte çalıştığım, eserlerini dünyaya tanıtmaya çalıştığım yazarların uluslararası alanda hak ettikleri değeri görmelerini elbette çok isterim. Böyle bir güne tanıklık etmek de bir edebiyat ajanının yaşayabileceği en büyük mutluluklardan biri olur.
Ayrıca şunu da sormak isterim: Dilimize ikinci bir Nobel gelse ve bu kez ödülü bir kadın yazarımız alsa, bugün burada hepimiz biraz daha fazla gülümseyerek konuşuyor olmaz mıydık? Bence olurduk. Çünkü bu tür ödüller yalnızca bir yazarı değil, bir ülkenin edebiyatına duyulan güveni de büyütür.
Uluslararası telif ve yayıncılık dünyasında farklı dillerle iç içesiniz. Bu çok dilli ortamda çalışmanın size edebi olarak en büyük öğretisi ne oldu?
Ne güzel bir soru. Bu soruyu okuyunca gözümün önünden meslekte geçirdiğim yirmi yılın inişleri, çıkışları, fuarları, yolculukları ve tanıştığım binlerce insanlar geçti.
Sanırım en büyük öğretisi, edebiyatın sandığımızdan çok daha evrensel bir dil konuştuğunu görmek oldu.
Yıllardır dünyanın farklı ülkelerinden yayıncılar, editörler, çevirmenler ve yazarlarla çalışıyorum. Diller, kültürler, siyasi gündemler ve okuma alışkanlıkları farklı olsa da insanı etkileyen meselelerin aslında birbirine ne kadar benzediğini görmek beni hâlâ şaşırtıyor. İyi bir metin, hangi dilde yazılmış olursa olsun, başka bir coğrafyada da karşılığını bulabiliyor.
Bu süreç bana bir başka şey daha öğretti: Biz çoğu zaman edebiyatı ulusal sınırlar içinde düşünmeye meyilliyiz. Oysa yayıncılık dünyasına yakından baktığınızda edebiyatın büyük bir uluslararası sohbet olduğunu görüyorsunuz. Bir Türk yazarı Bulgaristan’da, bir Gürcü yazarı İngiltere’de, bir Arjantinli yazarı Türkiye’de okuyan insanlar aynı metin etrafında buluşabiliyor.
Belki de bu yüzden yıllar geçtikçe farklılıklarımızdan çok ortaklıklarımıza odaklanmaya başladım. İyi edebiyatın milliyeti yok demek istemiyorum; tam tersine, her metin kendi dilini ve kültürünü yanında taşıyor. Ama güçlü bir edebi ses, o yerelliğin içinden çıkarak dünyanın başka yerlerindeki okurlara da ulaşabiliyor.
Bir de şunu öğrendim: Biz yayıncılar ve ajanlar bazen kitapların yolculuğunu planladığımızı düşünüyoruz ama edebiyatın kendi sürprizleri var. Hangi kitabın hangi ülkede okurunu bulacağını kesin olarak bilmek mümkün değil. Bu da yaptığımız işi hâlâ heyecanlı kılıyor.
Babil Kulesi anlatısında Tanrı, insanları dillerini çoğaltarak cezalandırır ve insanlar birbirinden ayrılır. Bugün sizin yaptığınız işe buradan bakınca çok dillilikte çeviri, ayrılığın devamı mı yoksa yeniden bir araya getirme çabası mı?
Kesinlikle yeniden bir araya getirme çabası.
Ben çeviriyi ve uluslararası yayıncılığı, insanların birbirlerini öğrenme ve anlama çabasının bir parçası olarak görüyorum. Farklı diller konuşuyor olabiliriz ama edebiyat sayesinde birbirimizin hikâyelerine, korkularına, hayallerine ve deneyimlerine yaklaşabiliyoruz. Bu nedenle çeviri bana ayrılığın değil, yakınlaşmanın aracı gibi geliyor.
Öte yandan Babil Kulesi’nin günümüzde başka bir versiyonunu da yaşıyoruz. Bu kez bütün diller eşit görünmüyor. İngilizce uluslararası yayıncılık dünyasında çok güçlü ve merkezi bir konumda duruyor. Bunun pek çok avantajı var ama aynı zamanda başka dillerin görünürlüğünü azaltma riski de taşıyor. Dünyanın birçok yerinde okurlar yalnızca İngilizce üzerinden dolaşan edebiyatla karşılaşıyor.
Bizim mücadele ettiğimiz konulardan biri de bu. Türkiye’deki ortalama bir okur Amerikan ya da İngiliz edebiyatından birçok yazar sayabilirken, komşu ülkelerimizin edebiyatlarından çoğu zaman tek bir isim bile sayamayabiliyor. Oysa Bulgaristan’da, Gürcistan’da, Yunanistan’da, Ermenistan’da ya da Arap coğrafyasında son derece güçlü edebiyatlar var.
Bu nedenle biz yalnızca kitap telifi satmaya çalışmıyoruz. Edebiyatlar arasında köprüler kurmaya, birbirini hiç tanımayan kültürleri yan yana getirmeye çalışıyoruz. Belki de bugün çevirinin en önemli görevi, insanların birbirine yeniden kulak vermesini sağlamak.
Türkiye’ye getirdiğiniz yabancı dilde yazılmış kitapları ve yazarları yayınevleriyle buluşturmak işinizin diğer tarafı. Dünya genelinde satışları düşük ama Türkiye’de çok satan kitaplar olduğunu duyuyoruz. Farklı dillerdeki edebiyatlara açık bir okur kitlemiz olduğu söylenebilir. Buradaki metni ya da yazarı neye göre belirliyorsunuz?
Bu da sık karşılaşılan bir yanılgı aslında. Bir kitabın Türkiye’de yayımlanmasına ya da çok satmasına doğrudan biz karar vermiyoruz. Bu seçimleri yayınevleri ve editörler yapıyor. Biz daha çok onları yeni sesler ve farklı edebiyatlarla tanıştırmaya, bazı kitaplara dikkat çekmeye ve motive etmeye çalışıyoruz.
Yayıncılık dünyasının güzelliği de burada. Bazen bir kitap kendi ülkesinden ya da dünyanın geri kalanından çok daha güçlü bir karşılığı beklenmedik bir ülkede bulabiliyor.
Bunun güzel örneklerinden biri Norveçli yazar Dag Solstad’dı. Eserleri pek çok dile çevrildi ama dünyada en güçlü okur karşılığını Türkiye’de bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Hatta bu durum onu o kadar mutlu etmişti ki, yaşamının son döneminde, oldukça yaşlı ve sağlık sorunlarıyla mücadele ederken yaptığı son yurtdışı yolculuklarından biri İstanbul’a, İTEF’e gelmek oldu.
Türkiye’deki okurlar onu büyük bir sevgiyle karşıladı. O da okurlarını aynı sıcaklıkla kucakladı. Bence yayıncılığın en güzel taraflarından biri de bu. Bazen binlerce kilometre uzaklıktaki bir yazarla bir ülkenin okurları arasında beklenmedik ve çok güçlü bir bağ kurulabiliyor.
Türkiye’nin bu konuda önemli bir özelliği daha var. Yayıncılık pazarımızın yaklaşık yarısını çeviri eserler oluşturuyor. Yani yayımlanan her iki kitaptan biri başka bir dilden Türkçeye çevriliyor. Bu oran dünya ölçeğinde oldukça dikkat çekici. Üstelik mesele sadece çeviri sayısı da değil. Çevrilen dillerin ve kültürlerin çeşitlenmesi, okurun dünyayı farklı gözlerden görmesini sağlıyor. Ben bunun kültürel çeşitliliği, merakı ve hatta demokrasiyi besleyen önemli unsurlardan biri olduğuna inanıyorum.
Bu nedenle Türkiye’de farklı dillere ve kültürlere açık, meraklı bir okur kitlesi olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman dünya yayıncılığının genel eğilimlerinden farklı tercihler yapabiliyoruz ve bu da kültürel hayatımızı zenginleştiriyor.
Linden Editions’dan söz etmeden olmaz elbette. Üç farklı milletten, üç kadın bir araya gelip İngiltere merkezli bir yayınevi kurdunuz. Adına “Ihlamur” dediniz. Yayıneviniz, farklı dil ve kültürlerin ıhlamur kokusunda buluşma noktası belki de dünyada az bilinen dillerin şifahanesi olacak dersem fazla romantize etmiş olur muyum? Kuruluş amacını ve çalışmalarınızı sizden öğrenebilir miyiz?
Ne güzel anlattınız. Hayır, bence fazla romantize etmiş olmuyorsunuz. Hatta Linden Editions’ın kuruluş hikâyesi tam da buna yakın bir hayalden doğdu.
Linden, yani Ihlamur Yayınevi, farklı dillerden ve kültürlerden gelen edebiyatları İngilizce aracılığıyla daha geniş okur kitleleriyle buluşturmak amacıyla kuruldu. Kuruluş fikri ve isim bana ait değil. Yaklaşık yirmi yıldır yayıncılık dünyasından dostlarım olan Tasja ve Geraldine bu hayallerinden söz ettiklerinde çok heyecanlandım ve ben de bu yolculuğun bir parçası olmak istedim.
Bugün İngilizce yayıncılık dünyası hâlâ belirli merkezlerin etrafında şekilleniyor. Biz ise özellikle Avrupa ve Akdeniz coğrafyasından gelen, çoğu zaman hak ettiği uluslararası görünürlüğü bulamayan güçlü edebi sesleri İngilizce okurlarla buluşturmayı hedefliyoruz. Bir anlamda İngilizceyi yalnızca bir hedef dil olarak değil, edebiyatlar arasında bir köprü olarak kullanmaya çalışıyoruz.
İlk yılımız beklentilerimizin de üzerinde geçti. Kitaplarımız önemli uluslararası ödüllerde dikkat çekti; Dublin Edebiyat Ödülü gibi prestijli platformlarda kısa listelere kalan eserlerimiz oldu. Henüz çok genç bir yayınevi olmamıza rağmen uluslararası yayıncılık dünyasında kendimize küçük ama görünür bir yer açtığımızı hissediyoruz.
Asıl heyecanım ise 2027 için. Önümüzdeki yayın programında Gürcistan’dan Hırvatistan’a, Polonya’dan Fransa’ya uzanan çok güçlü kitaplar var. Farklı dillerde yazılmış hikâyelerin Londra’da, New York’ta, Dublin’de ya da Melbourne’de okur bulduğunu görmek bana hâlâ mucize gibi geliyor.
Belki de Linden’ın en güzel cümlesi; iyi edebiyatın pasaportu yok.
Türkiye’nin ilk uluslararası edebiyat festivali olan İTEF’in tüm bu çalışmalarınıza katkısı nedir?
Bu yıl İTEF’i on sekizinci kez düzenliyoruz.
Bugüne kadar dünyanın farklı ülkelerinden altı yüzü aşkın yazarı ağırladık. Bu yazarlar yalnızca Türk okurlarla buluşmadılar; birbirleriyle tanıştılar, dostluklar kurdular, yeni kitaplar keşfettiler ve farklı kültürlerle temas ettiler. Birçok uluslararası yayıncının, çevirmenin ve festival yöneticisinin yolu da İTEF’ten geçti.
Ben onları biraz edebiyatımızın uzun yol koşucuları, gönüllü tanıtım ateşeleri gibi görüyorum. Elbette böyle bir misyonları yok. Ancak iyi okur da iyi yazar da sevdiği kitabı başkalarına anlatmayı sever. Bu çok doğal bir refleks. Bir yazar İstanbul’dan ayrılırken yanında yalnızca anılar götürmüyor; okuduğu, tanıştığı ve merak ettiği yeni isimleri de götürüyor.
İTEF’in gizli amacı da biraz bu aslında. İnsanların kendi harf dünyalarındaki komşularını artırmak. Bir Bulgar okurun bir Türk yazarı, bir Türk okurun bir Gürcü şairi, bir İspanyol yayıncının bir Kürt romancıyı keşfetmesine küçük de olsa katkı sağlayabilmek.
Sonuçta bir festival yalnızca birkaç gün süren etkinliklerden ibaret değil. Uzun vadede edebiyatımızı, kültürümüzü ve ülkemizi dünyaya anlatmanın yollarından biri. Bu nedenle İTEF’in yalnızca okurlara değil, Türkiye’nin uluslararası kültürel görünürlüğüne de önemli katkı sağladığına inanıyorum.
Dijitalleşme ve teknoloji her alanda olduğu gibi sizin de işinizin bir parçası. Özellikle yapay zekanın edebiyat ve yazar ajanlığı üzerindeki etkilerini nasıl görüyorsunuz?
Eskiden büyüklerimiz teknolojik gelişmeleri gördüklerinde “Dünyaya geç gelmişiz” derlerdi. Ben ise tam tersini düşünüyorum. Doğru zamanda geldiğime inanıyorum. Ruhuma uygun bir çağda yaşıyorum. Teknolojik gelişmelerle kavga halinde değilim; aksine onları merakla takip ediyorum.
Bununla birlikte, önümüzdeki on yıl içinde yayıncılık dünyasının bugün bildiğimizden oldukça farklı bir yere evrileceğini düşünüyorum. Belki yirmi yıl değil ama on yıl sonra mesleğe başlayacak genç yayıncılar, editörler ve ajanlar bambaşka bir çalışma düzeninin içinde olacaklar.
Yapay zekâ şimdiden çeviri, araştırma, veri analizi ve içerik üretimi gibi alanlarda önemli bir rol oynamaya başladı. Yayıncılık sektörü de bundan etkilenecek. Ancak edebiyatın merkezinde hâlâ insanın olduğunu düşünüyorum. Bir romanı unutulmaz kılan şey yalnızca dili değil; insan deneyimini, çelişkilerini, duygularını ve hayal gücünü taşıyabilmesi.
Bu nedenle basılı kitabın en az kırk yıl daha hayatımızda olmaya devam edeceğine inanıyorum. Kitabın fiziksel varlığıyla kurduğumuz ilişki hâlâ çok güçlü. Belki okuma biçimlerimiz değişecek ama kitabın kendisi kolay kolay ortadan kalkmayacak.
Edebiyat ajanlığı da dönüşecektir. Bugün yaptığımız bazı işler otomatikleşebilir, iletişim yöntemlerimiz değişebilir, karar alma süreçlerimiz farklılaşabilir. Ama yine de iyi bir metni keşfetmek, bir yazarı uzun vadeli olarak desteklemek ve farklı kültürler arasında köprü kurmak gibi temel ihtiyaçlar varlığını sürdürecektir. Bu nedenle mesleğimizin şekil değiştireceğini düşünüyorum ama ortadan kalkacağını değil.
Belki de asıl mesele teknolojiye direnmek değil, onunla birlikte edebiyatın insani tarafını koruyabilmek.
Bir dönem sağlık sektöründe çalıştığınızı söyleşilerinizden biliyoruz. Oradan edebiyat ajanlığına geçişiniz, bugünkü başarılarınız gençlere, edebiyatın bir ucundan tutmak isteyenlere ilham olacak nitelikte. Size bir de sağlık sorusu hazırlamadan duramadım. Sizce ülkemizdeki yayın sektöründe çalışanların stres anksiyete hormonları yanında mutluluk hormonlarının da çalışması için neler yapılabilir?
Bu soruya bayıldım. Sanırım bana daha önce hiç böyle bir soru sorulmamıştı.
Evet, bir dönem sağlık sektöründe çalıştım. O yıllardan aklımda kalan şeylerden biri şu: İnsan bedeninin olduğu gibi kurumların ve sektörlerin de bir ruh hali var. Yayıncılık sektörü ise son yıllarda ekonomik zorluklar, artan maliyetler, azalan okuma süreleri ve değişen alışkanlıklar nedeniyle biraz fazla adrenalin ve kortizol üretmek zorunda kaldı diyebiliriz.
Oysa mutluluk hormonlarının da çalışması gerekiyor.
Bence bunun ilk yolu daha fazla dayanışma. Yayıncılık dünyası dışarıdan bakıldığında rekabetçi bir alan gibi görünse de aslında birlikte var olabildiğimiz ölçüde güçleniyoruz. Bir kitabın başarısına sevinmek, bir meslektaşın ödülünü kutlamak, deneyimleri paylaşmak sektörün ruh sağlığına iyi geliyor.
İkinci olarak daha fazla uluslararası temasın önemli olduğunu düşünüyorum. Bir yazarımızın başka bir dilde yayımlandığını görmek, bir çevirmenin ödül aldığını duymak ya da bir kitabımızın dünyanın başka bir yerinde okur bulduğunu öğrenmek hepimize umut veriyor. Bu tür haberler yayıncılığın serotonin seviyesini yükseltiyor.
Bir de sanırım zaman zaman neden bu işi yaptığımızı hatırlamamız gerekiyor. Yayıncılığa giren insanların çok büyük bir kısmı bu sektörü zengin olmak için seçmiyor. Kitapları, hikâyeleri ve insanları sevdiği için seçiyor. O ilk heyecanla bağımızı koruyabildiğimiz sürece mutluluk hormonları da çalışmaya devam edecektir.
Son olarak şunu söyleyebilirim: İyi kitaplar yalnızca okurları iyileştirmiyor. Bazen yayıncıları, editörleri, çevirmenleri ve edebiyat ajanlarını da iyileştiriyor.

Bir söyleşinizde en büyük hayalinizin emekli olmak ve portakal kokulu bir adada yaşamak olduğunu belirtmiştiniz. Portakal kokulu adada okuyacağınız ilk kitap ne olacak?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok çünkü ben onu şimdiden bilemem.
Belki o günlerde yeni keşfettiğim bir yazarın kitabı yayımlanmış olur ve ilk onu okumak isterim. Belki okuduğum bir makalede ya da karşılaştığım bir haberde adı geçen, yıllardır gözden kaçırdığım bir kitaba rastlarım ve kendimi onun sayfaları arasında bulurum.
Açıkçası portakal kokulu adaya götürmek istediğim kitaplardan oluşan bir listem yok. Hatta böyle listeler yapmamaya özellikle dikkat ediyorum. O gün geldiğinde karar vermeyi daha çok seviyorum.
Sanırım yayıncılıkta geçirdiğim yılların bana öğrettiği şeylerden biri de yeniliklere açık olmak. Hayatımın en güzel okuma deneyimlerinin önemli bir kısmı planlayarak değil, tesadüfen karşıma çıkan kitaplar sayesinde oldu.
Bu yüzden portakal kokulu adada okuyacağım ilk kitabı bilmiyorum. Ama büyük ihtimalle o kitabı seçme özgürlüğünün kendisi en az kitap kadar hoşuma gidecek.
Yoğun temponuzdan vakit ayırıp söyleşimize katıldığınız ve samimi cevaplarınız için çok teşekkür ederiz.
Bu güzel söyleşi ve özenli sorularınız için tekrar teşekkür ederim.
Edebiyatla kalın.
Nermin Mollaoğlu
