İnsanda yaratılışından beri var olan kendine benzemeyeni yok sayma/yok etme kültürü günümüzde gittikçe daha fazla yer buluyor. Benzer olanı seçmek daima konforlu daha da önemlisi güvenli hissettiriyor.
İçinde yaşadığımız kapitalist sistem de bu içgüdüyü mükemmel bir şekilde kendi isteğine göre yönlendiriyor. Her şeyin mükemmel, pürüzsüz olduğu bir yaşamın aynı zamanda olması gereken yaşam olduğu dayatılıyor. Oysaki gerçek yaşam pürüzsüz değildir. Olayların akışında pürüz olması, farklılıklar görülmesi, hatta sorun yaşanması zihnimizde çözüm üretimini tetikler. Ama sanal ekranlarda bize sunulan, dayatılan dünyada her şey mükemmel, bütün evler iç mimar dekorasyonundan çıkmış derecede uyumlu, bütün arabalar sorunsuz ve pırıltılı, bütün kadınlar bütün erkekle bütün çocuklar çok güzeldir. E haliyle herkes çok mutludur. Yaşamın birincil amacı mutluluk olduğuna göre ekranda görünen bireyler mutlu olmuşlar ve en önemli başarıyı elde etmişlerdir.
Hepimizin çok iyi bildiği “klasik sabah kahvaltısı” sahnesinde aile ne kadar mutludur. O sofrada hiçbir şey az ya da çok olmaz. Anne babanın kilosu, beden ölçüleri, yüzlerindeki oranlar dahil olmak üzere her şey olması gerektiği gibidir. Her şey ölçülebilir ve tanımlanmış “sağlıklı” diye bize dayatılan standart normlar içindedir. Bu derece pürüzsüz bir ortamda mutlu olmamak mümkün mü?
Ne yazık ki evet, hem de çok mümkün…
Çağımız düşünürlerinden Byung-Chul Han insan olarak içinde yaşadığımız patolojik ortamı “aynının cehennemi’’ kavramıyla anlatıyor. Farklı olanı istemiyoruz. Bizden farklı olanı ya da daha kibar bir söyleyişle “bize uygun olmayanı” uzaklaştırıyoruz. Böylece değişikle, ötekiyle karşılaşıp yenilenme fırsatını yitiriyoruz. Bize benzeyenlerle kaplı atmosferde neden mutlu olmadığımızın sebebini anlamadan boğuluyoruz. Byung-Chul Han bu kavramı “Ötekini Kovmak” “Yorgunluk Toplumu” eserlerinde detaylı biçimde anlatıyor.
Kapitalizm bize bu mutluluk tablolarını dayatırken, içi dolu duygular vaat eder. Kahvaltı sofrasında görünen mutluluk, aile dayanışması, birlik beraberlik duyguları, sağlıklı, başarılı, sevgi saygı dolu bir yaşamdır. İşin ironik tarafı bir taraftan bunlar vaat edilirken bir taraftan da insani gelişmeler sağlayan yaratıcılığın, düşünmenin, sevginin, maneviyatın kısaca vaat ettiği bütün değerlerin içi boşaltılır.
Çağdaş modern insana uygulanan baskı, üstü örtülü biçimde sistemin birbirinin aynı yaşam/ hayat görüşü paketleri üretmesine dayanır. Günümüzde “bireyin gönüllü olarak ötekini uzaklaştırması, hayatından çıkarması hatta yok etmesi” önemli bir sorundur. Böylece ötekindeki farklı/yabancı olan bizi rahatsız eden, zorla düşünmeye, sorgulamaya yönelten gelişme fırsatını kendi isteğimizle reddederiz.
Aynının cehennemi, herkesin birbirine benzediği, aynı zevkleri tükettiği, aynı düşünce kalıplarını tekrar ettiği, aynı başarı ölçülerine göre kendini değerlendirdiği bir yaşamı anlatır.
Aynılık ve Konfor Yanılsaması
İnsanın kendine benzeyene yönelmeyi tercih etmesinde temel sebep, benzer ya da tanıdık olanı zihnimizin “güvenli” olarak kodlamasıdır. Fakat Han, insani gelişimin karşılaşılan farklılıklar sayesinde mümkün olduğuna dikkat çekiyor.
“Öteki” bizi kendi sınırlarımızdan çıkarır. Dijital çağda insanlar kendi tercihleri ile kendilerine benzeyen insanlarla çevrelenir. Oysaki başka bir insanın düşüncesi, yaşam biçimi, acısı, mutluluğu bizim ufkumuzu genişletir.
Sosyal medya algoritmaları bize daima hoşumuza gidenleri, ezelden beri ilgi duyduğumuz şeyleri gösterir. Böylece farklı düşünceler yerine otomatik olarak onaylayacağımız fikirlerle karşılaşırız. Onaylayabileceğimiz, hoşlanabileceğimiz belki de yaşam şekli olarak bile tercih edebileceğimiz farklılardan uzaklaşırız. Sanal aleme açılarak özgürleştiğimizi sanırken, kendi yankımızın içinde hapsoluruz.
Han’ın ifadesiyle: “Aynının cehennemi, ötekinin yokluğundan doğar.” Asıl cehennem başkalarının ortadan kalkması ve kendimize mahkûm edilmemizdir.
Tüketim Kültürü ve Standart İnsan
Aynının cehennemi sadece düşünsel sınırları netleştirmekle kalmayıp, bizi ekonomik olarak da sınırlar. Modern tüketim sistemi insanın içinde beliren farklı olma arzusunu bile ustaca standardize eder. Herkes özgün olmak ve kendi farklılığını vurgulamak isterken, aynı özgünlük biçimlerini satın alır.
Kendi tarzını yaratarak kendini ifade etmek isteyen kitleler topluca aynı markalara yönlendirilir, aynı ortamlarda benzer estetik kalıplar içine hapsedilir.
Birey kendini benzersiz sanırken -ki aslında öyledir- önüne sunulan hazır seçeneklerden birini seçmeye yönlendirilir. Bu noktada Han’ın eleştirisi şudur: “Bugünün insanı başkalarının baskısından değil, kendi benzerlerinin sessiz dayatmasından yoruluyor.”
Yalnız kalmak sadece tek başınalık değildir. Asıl yalnızlık insanın kendisine söylenen bir şeyler olmamasıdır. Bize farklı bir şey söylenmedikçe aynının cehenneminde irademiz dışında önümüze sürülen haritada belirlenen rotada ilerleriz. Harita ile güvenli yol almanın bedeli, labirentin farklı koridorlarında farklı düşüncelerle karşılaşmaktan mahrum olmaktır.
Öteki ya da farklı birey, insanın kendi düşünce ve davranışlarına mesafe koyarak, kendisine uzaktan bakabilmesine yardım eder. Bir başka dil öğrenmek, farklı bir kültürde bağlanılan değerleri anlamak, en önemlisi bir başka düşünce ile tartışmak insanı, dünyasını genişletir. Bu oluşum başlangıçta pürüzsüz düşünce düzleminde çatlak yarattığı için rahatsız edici olabilir. Ama insanın yaratıcı gücünün ortaya çıkabilmesi gelişebilmesi için tek besleyici kaynak “öteki” yani farklı olandır.
Füsun Esen Günaydın
Kaynakça:Byung-Chul Han, Ötekini Kovmak, Ketebe Yayınları
Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, İnka Yayınları

Tek tipleşme yüzyılın sorunu ancak etki tepkiyi de doğuracaktır.
Gül Demet
Çok güzel bir anlatım tebrikler; dayatmalar yaratıcı düşünceyi yok eder daim!…