Hava puslu. Az sonra yağmur indirecek gibi. Herkes yağmur bastırmadan bir yere yetişme çabasında…

Ben hariç.

İçinde hayatımın özeti olan çantamı sıkı sıkı kucağıma bastırarak soğuk metal banka oturdum. Dün de önceki gün de bu kadar soğuk değildi halbuki. Arada yarenlik ettiğim kedi de yok ortalıkta.

Eprimiş sahte deri çantamın dikişleri atmış. Meşgul gibi görünmek için bozuk fermuarını uğraşarak açıyorum. Evden çıkmadan kuru sabunla fermuarın üzerinden geçmiştim halbuki. Sabunun geçtiği yerler kurumuş, pul pul olmuş, ben fermuarı açmaya uğraştıkça doğduğum evde, annemle, binayla, komşularla ve eşyalarla birlikte kız kurusu olarak yaşlandığım gerçeği ile birlikte her yere dökülüyor.

Hayallerim gibi!

Gençliğim, tazeliğim, güzelliğim, artık olsa da olur olmasa da olur geleceğim gibi!

Astarında yer yer delikler olan çantamın içinden buruşmuş yarı kullanılmış kirli bir mendil, ev anahtarı, otobüs kartı, birkaç kâğıt para ile bozukluklar ve bana on beş yaş doğum günü hediyesi olarak annemin ördüğü yün şal var. Çantayı zengin gösteren tek şey kırk sekiz yıllık, saf yünden örülmüş el emeği şal. Şimdi nerde bulacaksın saf yünü? Her yer plastik, her şey polyester!

Durak kalabalık. Kimse benim farkımda değil. Yanıma gelip oturan da olmadı ki iki laf edeyim! Sürekli birileri geliyor, ayakta dikilip bekliyor, otobüsü gelince binip gidiyor. “Bak şu frapan yelloz karı yine her zamanki gibi payetli pullu giyinmiş. İnsanın kabanı bile niye parlak olur bilmem.  Kesin sık sık sevgili değiştirenlerden bu da!” diye söylenirken üzerindeki soluk siyah eprimiş mantosuna sımsıkı sarındı. O arada gözü ucuzluktan yıllar önce alındığı belli olan önü açık kabanı, ağardığına şahit olduğu saçı ve sakalı ile yorgun adımlarla durağa yürüyen adama takıldı. Derin bir iç geçirdi. “Kesin evli ve mutsuz bu, baksana ayakları dün olduğu gibi bugün de geri geri gidiyor”.

İç sesi çığlık atıyordu. Senede üç yüz altmış beş gün bu durağa aynı saatlerde gelirim gelmesine de bir Allah’ın kulu fark edip “Merhaba, nasılsın iyi misin bir ihtiyacın var mı?” demez. Görünmez miyim nedir bilemedim.

Benim ise onlar gibi acelem yok, bekleyenim olmadığı gibi gelmesini umduğum herhangi bir otobüs hat numarası da yok.

Gözüm az önce soluk soluğa koşarak durağa gelen delikanlının her zamanki gibi ilk gelen otobüse atlamadan önce ayağıma doğru fırlattığı ve hala yanmakta olan sigara izmaritine takıldı. Canım çekti, etrafıma bakındım kimsenin benimle ilgilendiği yok. Elimi uzattım yarısı içilmiş sigarayı aldım, ayıp olmasın diye üzerine şöyle bir üfledim. Dudağımın arasına alıp derin derin içime çektim.

Oğlanın gençliğinin körpeliğinin kokusu sinmiş üzerine. Ah be çocuk! Nereden bileceksin alelacele iki fırt çekip fırlattığın sigarandan içime doldurduğum üç nefeste hiç sahip olmadığım sevgilimi, nişanlımı, kocamı ve doğurmadığım oğlumu bulduğumu!

Gök gürlemeye başladı. Şimşek de çakar birazdan. Ben oturduğum yerden, yıllardır yaptığım gibi hayatın içine karışmadan, dünyayı izlemeye devam ediyorum.

Ama herkes benim gibi mi? Değil tabi.

Mini etekli, topuklu ayakkabılı, uzun saçlı, mankenlere taş çıkartacak endamdaki genç kadın trafik ışıklarında sarı yanarken koşarak karşıya geçmeye çalışıyor. Yere bir şey düşürdü ama düşürdüğünü fark etmeden koşmaya devam etti. Sağıma soluma bakındım. Kimi telefonla kimi yanındakiyle konuşuyor. Yerimden kalkıp, telaşsız adımlarla yaya geçidine geldim. Yeşil yanınca yarı yolda eğilip az önce düşen nesneyi aldım. Kalpli anahtarlığa takılı bir set anahtar. Gerisin geri durağıma döndüm. Herkes kendi derdinde. Kimse “Bu kadın deli mi, niye yarı yoldan geri döndü?” demedi.

Az önce kalktığım bank hala boş, gidip aynı yere oturur oturmaz anahtarlığı evirip çevirmeye başladım; yandaki mekanizmaya dokununca metal kalp kapağı tık diye açıldı. Kalbin kanatlarının içinde bir tarafta film artisti gibi yakışıklı bir adam diğer tarafta kartpostallarda görebileceğiniz güzellikte sarı saçlı mavi gözlü, sadece dudakları değil gözlerinin içi gülen iki üç yaşlarında bir oğlan çocuğu fotoğrafı var.

Fotoğraflara hipnotize olmuş gibi bakıyorum. Mutluluk, zenginlik, güzellik, canlılık taşıyor. İçimin hüznü yüreğimi de bedenimi de kor gibi yakıyor.

Bütün taliplerime bir bahane bulup, babamın erken ölümüyle varsıllıktan yoksulluğa evrilen yaşamını göz ardı ederek zenginlerin peşinde koşan ve evde kalmama neden olan kör olasıca annem o zaman geliyor aklıma. Halbuki komşunun beyazlar içindeki deniz subayı oğluna gönlüm düşmüştü. İnadı tutmasa istemeye geldiklerinde he dese kim bilir mutlu mesut kızı damadı ve torunlarıyla her bayram el öpmeye gelecekti. Böyle Edi ile Büdü gibi el el üstünde kimsesiz kalmayacaktık. Ah be anam ah yaktın kül ettin ömrümü!

Hava iyice kararmaya başladı, ne kadar süredir dışarıdayım bilmiyorum. Acıkmıştır şimdi. Altını da doldurmuştur.

Yerimden usul usul kalkıp, durağın hemen arkasındaki bir zamanlar zenginlerin oturduğu şimdiyse yıkılmaya yüz tuttuğu için ölen komşularımızın yerine fakir fukaranın yerleştiği evimin bitişiğindeki ucuzluk marketine yöneliyorum.

Yoğurda ekmek içi doğrayıp yedireyim bu akşam da.

Sevgi Alatlı