Süreyya Operası’nda,  22 Ocak 2020 tarihinde Faust operasını izledik. Üniversite yıllarında yılda on beş- yirmi kez klasik müzik konseri dinlediğim halde operaya hep uzak durmuştum. Evimde bile klasik plak ve CD’ler olmasına rağmen operaya ait herhangi bir kayıt ne yazık ki bulunmuyor. Oğlumun beş yaşındayken izlediği çizgi filmde balinanın söylediği aryanın Figaro sözünden etkilenmiş olmalıyım ki yıllar sonra Fizyoterapist Mozart adıyla bir öykü yazdım. Özel hastanede çalışırken Figaro’nun Düğünü’nü besteleyen günümüz Mozart’ın hikayesini yazmadan önce internet üzerinden Mozart operalarını dinledim, Atatürk Kültür Merkezi’nde Macbeth operasını izledim. Operanın mükemmeliği beni hızla öyküyü tamamlamaya götürdü. Süreyya’daki Faust’un tıpkı Macbeth gibi edebiyat metni olması, operanın görsel zenginliğiyle birleşince ortaya çıkacak dilsel, görsel ve ezgisel şölen yanıbaşımızda, Kadıköy’deydi ve izlemeye gittik.

Salondayım. Birinci perde müzikle değil, saatin tik taklarıyla başlıyor, dumanlı-sisli sahneyle  gelen yanık kağıt kokusu bütün salonu dolduruyor. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gandalf’a benzeyen Faust tekerlekli sandalyede oturuyor, arkasında iki insan boyu yüksekliğinde mikroskop benzeri alet var. Faust’un yıllardır yaptığı bilimsel çalışmaları temsil ediyor olmalı. Sahneye giren 1950’lerin plaj kıyafetli gençleri dans ediyor, top oynuyor. Yunan heykelleri gibi kaslı erkekler güzel kadınlara hayran kalmamak elde değil. Gençlik, enerji, güzellik ve kuvvetin yanı başında yorgun, bitkin, yaşlı Faust.

Sahnenin gerisi çarklarla dolu, merdivenlerle çıkılan 2.katta çarklar devam ediyor. Neşeli gençler korosu, kırmızılar içindeki Şeytan başında Yıldız Savaşları filminde takılanlara benzer çivili kask taşıyor. Mikroskobun arkasında içbükey TV ekranında Faust’un şeytandan istediği gençlik ve zevk arzusunu görüyoruz. TV’nin daha sonra hiçbir sahnede yer almamasından, sadece birkaç dakika için sanat yönetmeni tarafından ne kadar gayret sarf edildiğini anlıyoruz.  Kırmızı ışın kılıcına benzer silahı  taşıyan şeytan ve eğlenceli mekanları Maison de Beaute ve Le Botox Bistro barlarında ve fitness merkezindeki koro çarkların üst katına yerleşmiş. Opera botoks ve fitness ile 1950’lerden 2000 yıllara getirilmiş. Aşağıdaysa 30’dan fazla kişi; burjuva kadınları, varyete kadınları, hemşireler, akademik grup, askerler. Öğrencilerden birinin konuşması sonrasında cenke giden askerler ve Marguerite’nin ağabeyi Valantin görünüyor.  Dansçılar çizgili çorapla kabarık etekle oynarken sahneye Şeytan’la beraber giren sarı fraklı, kaytan bıyıklı, genç Faust, Marguerite’ye aşık oluyor. Dans sırasında Şeytan’ın söylediği ünlü Altın Buzağı aryasının başlangıcına kulak verelim; Altın buzağı hala ayakta!

Altın buzağı hala ayakta!

Gücünü övüyoruz,

Gücünü övüyoruz,

Dünyanın bir ucundan diğer ucuna!

Kötü şöhretli idolü kutlamak için,

Krallar ve insanlar karıştı,

Altın sikkelerin kasvetli sesine,

Vahşi bir turda dans ediyorlar

Kaidesinin etrafında

Kaidesinin etrafında

Şeytan dansı yönetir, vesaire, vesaire.

Altın buzağı tanrıların galibidir!

Alaycı ihtişamıyla…

Beş perde olan Faust Operası Süreyya’da üç perdeye indirilmiş. İkinci perdenin açılış sahnesinde görülenleri sıralayalım. Çarkların önünde solda evin bir cephesi, sağda kaide üstünde melek heykeli, eve doğru salıncak ve taştan bir sıra. Ağabeyi Marguerite’yi bırakıp harbe gitmiş, tabiatın yetiştirdiği kutsal, masum, temiz ruhlu kız kardeşe Faust vurulmuş. Faust’la Şeytan evin kapısına mücevher kutusu bırakıyor. Şeker pembesi, 40’lı yılların elbisesiyle dışarı çıkan Marguerite elinde 2000’li yıllara ait bir tablet tutuyor, ona bakıp bir hikaye anlatıyor. Papatya falı Faust’u sevdiğini söylüyor, yağmur ve rüzgâr için lazer ışını kullanılınca sahneye görsel güzellik katılıyor. Evin sarı ışıklı ikinci kat odasında Faust Marguerite ile buluşuyor. Sonra yapraklar düşüyor, 21. yüzyılın şehir çöpçüleri onları süpürürken  Faust kadını yalnız bırakıyor. Erkekler savaştan dönerken siyahlar içindeki kadınlar üst katta, nükleer silahsızlanma işaretli barış bayrağını sallıyor, Valentin ile Faust’un  dövüş sahnesi Romeo ve Juliet’i hatırlatıyor. Ölen Valentin’in üzerine nükleer silahsızlanma işaretli barış bayrağı örtülüyor. Operada çağlar içiçe geçmiş durumda, zaman ileri geri gidip gelen bir parabol üzerinde duruyor.

Üçüncü perde orji törenine benzer sahneyle açılıyor. Önde daha sonra yukarı çıkan üç kapı var. Siyah giysili pelerinli insanların yüzleri maskeli ya da peçeli, ellerinde kuru kafaları tutuyorlar. Ortada Marguerite. Şeytan dinin öncüsü papa kılığına girmiş büyük haçın önünde, suçlanan Marguerite. Gözlerinden kırmızı ışıklar çıkan kafatasları cadılar bayramına selam çakarken cadılar ateş yakıyor, maskeli balo devam ediyor. İmparatorluk askerleri gibi giyinmiş dansçılar vals yapıyor sonra ritmik hareketlerle, günümüz danslarıyla coşuyor. İstanbul devlet operası karışık unsurları bir araya getirmeyi, zamanı karıştırmayı seviyor. Akrobatik hareketlerle geleneksel oyunların karışımı gibi oyunlar sonrasında Marguerite’nın ölümü geliyor. Faust, şeytan ve kadının üçlü aryaları ve kafası olmayan bacaklarından asılmış İsa’nın sahneye gelmesi hayli çarpıcı. Görsel müzik şöleninin sonuna geliyoruz.   

Faust’un sesini beğeniyorum. Keşke müzik daha canlı olsaydı, keşke oyun boyunca yanık kağıt kokusu gelmeseydi, keşke sahne daha büyük olsaydı diye aklımdan geçiyor. Herşeye rağmen, yaşanılan ortam kısıtlarına rağmen, “şeytana uyan” tüm sanatçıları yürekten kutluyorum.

İzlediğimiz opera ve Faust üzerine bir kaç cümleyle devam etmek istiyorum. Faust, Charles Gounod’un bestelediği, Carré’in yazdığı tiyatro oyunu “Faust ve Marguerite”den Jules Barbier ve Michel Carré tarafından librettosu yazılan beş perdelik bir opera.  Johann Wolfgang von Goethe’nin Faust’unu temel olarak alınarak yazılan libretto, Goethe’nin başyapıtının tematik genişliğini ve felsefi karmaşıklığını içermiyor. Faust’un Marguerite’yle (Goethe’nin dramasında Gretchen) ile karşılaşması ve ilişkinin trajik sonuçlarına odaklanmış görünüyor.

Faust efsanesinin,  simyacı ve “kara büyücü” olarak adlandırılan Johann Georg Faust’un (1480-1540) hayatına dayandığı söylenir. Christopher Marlowe efsaneye dayanarak 1588’de “Doktor Faustus’un Trajik Yaşamı” adlı oyunu yazar. Faust efsanesinin en etkili yorumu Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) tarafından yazılır. “Faust”un ilk bölümü 1808’de, ikinci bölümü ölümünden bir yıl önce 1831’de tamamlanır. Yeni dünyanın doğuşuna ilişkin huzursuzluk yazarın dizelerinden yansımaktadır. Thomas Mann’ın, 1947 yılında yazdığı “Dr. Faustus” ise, Almanya’yı savaşa sürükleyen ortamı anlatan romandır.

 Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında, Hayri İrdal doktor Ramiz tarafından “Şark Faust”una benzetilir.  Nazım Hikmet’in Prag’da yazdığı Doktor Faust’un Evi şiirinde sadece bir saatliğine İstanbul’a gelmek için Şeytan’la anlaşma yapmak istemesi, yazının başından beri aklımdan çıkmadı. Faustien irademi Nazım’la sonlandırmak yerine olacaktır sanırım.

-Doktor Faust’un Evi-
Gecenin bir vaktında,
kulelerin dibinde, kemerlerin altında, dolaşıp durdum Pırağ’ı.
Gökyüzü karanlıkta altın çeken bir imbik,
bir simyager imbiği, alevi mavi mavi.
Şarl Meydanı’na doğru indim yokuş aşağı,
orda, köşe başında, kliniğe bitişik,
bahçe içinde Doktor Faust’un evi.
Kapıyı çaldım.
Doktor evde yok.
Malum:
İki yüz yıl kadar önce,
tavandaki delikten,
yine böyle bir gece,
çekip aldı onu şeytan.
Kapıyı bakıyorum.
Bu evde ben de senet vereceğim şeytana,
ben de kanımla imzaladım senedi.

Ne altın istiyorum ondan,
ne bilim, ne de gençlik.
Hasretlik cana yetti,
pes!
Beni İstanbul’uma götürsün bir saatlik…
Çalıyorum kapıyı, çalıyorum.
Kapı açılmıyor, açılmıyor.
Neden?
İstediğim olmaz iş mi Mefistofeles?
Yoksa bu lime lime ruhum
satın alınmağa değmez mi?
Pırağ’da ay doğuyor limon sarısı.
Doktor Faust’un evi önünde duruyorum,
çalıyorum açılmaz kapıyı gece yarısı…

Nükhet Eren