Yazan : Alejo Carpentier

Çeviri : Ayşegül Ayman

-I-

‘Ne istiyorsun, moruk?’

Soru, yapı iskelesinin tepesinden defalarca aşağıya düştü. Ama yaşlı adam cevap vermedi. Genzinden gelen bir sesle anlaşılmaz cümlelerden oluşan uzun bir monolog mırıldanarak, bir o tarafa, bir bu tarafa dolanıp durdu. Mozaik taştan yapılmış solmuş döşemeyi örten çatının kiremitlerini çoktan yere indirmişlerdi. Yukarıda, kazmalar duvarları zayıflatıyor, taşlar ahşap oluklardan aşağıya büyük bir kireç ve toz bulutu içinde yuvarlanarak iniyordu. Ve duvarların içindeki mazgallarının her birinin arasından, (gizemleri ortaya çıkmış) düzgün biçimli oval ve kare tavanlar, kornişler, süslemeler, kabartmalar, pervazlar,   çıkarılıp atılmış eski yılan derileri gibi saçaklardan aşağıya sarkan duvar kâğıtları görünüyordu. Yıkımı izleyen burnu kırık bir Ceres[1], rengi solmuş bir elbise ve başının üzerinde kararmış mısır püsküllerinden tacı ile arka avluda solmuş büstlerden oluşmuş çeşmesinin üzerinde dikiliyordu.  Akşamüstü saatlerinde güneşin ziyaret ettiği havuzundaki gri balıklar yosunlu ılık suda esnedi. Yuvarlak gözleri ufuktaki boşlukta, evin çok eskiden beri var olan yüksekliğini yavaş yavaş alçaltan kara derili işçileri izliyordu. Yaşlı adam, çenesini bastonuna dayayarak heykelin kaidesine oturdu. İçlerinde değerli kalıntıların taşındığı kovaların yükselip alçalmasını izledi. Sokaktan boğuk sesler geliyordu ve yukarıda palangalar meymenetsiz gıcırtılarını, taşa vuran demirin ritmine uyduruyordu.

Saat beşi vurdu. Kornişler ve kirişler insansız kaldı.  Ortada sadece yarınki saldırı için hazır bekleyen merdivenler vardı. Ter, küfür, halat gıcırtısı, yağ kutusu için haykıran dingiller ve çarpışan yağlı vücutların oluşturduğu yükünden kurtulan esinti tazelendi. Kel kalan ev için alacakaranlık erkenden geldi. Ev,  yıkılmış üst duvarların ön cepheye bir parça güneş ışığıyla ziyafet çekmeye hazırlandığı bu saatte gölgeleri giyinmişti. Ceres dudaklarını sıktı. Odalar, ilk kez panjurlar olmadan bir yıkıntı manzarasına karşı uyudu.

İstememelerine rağmen, birçok sütun başı otların üzerinde yatıyordu. Üzerlerindeki ayı pençesi yaprakları bitkisel durumlarını açığa çıkarıyordu.[2]  Aile benzerliğinin çekimine kapılmış bir sarmaşık, filizlerini iyon tarzı nakışlara doğru uzatmaya cüret etmişti. Gece geldiğinde, ev toprağa yakınlaşmıştı. Bir kapı kasası, allak bullak olmuş menteşelerinden pergolaları sarkarak, hala ayakta duruyordu.

-II-

Sonra, buradan ayrılmamış olan yaşlı kara adam garip hareketler yaptı ve bastonunu bir seramik mezarlığının üzerine salladı.

Siyah ve beyaz mermer karolar gerisin geri uçtular ve yerleri yeniden kapladılar. Kendinden emin sıçramalarla taşlar, duvarlardaki boşlukları doldurdular. Çivilerle süslenmiş ceviz paneller kendilerini çerçevelerine yerleştirirken, menteşelerin vidaları hızlı dönüşlerle kendilerini yuvalarına gömdüler. Çiçeklerden gelen bir güçle ayaklanan solmuş döşemenin seramikleri, kırılmış parçalarını bir araya getirdi ve gürültülü bir kil kasırgası içinde çatının üstünden yağmur gibi yağdı. Ev yükseldi, normal boyutlarına geri döndü, tam ve olduğu gibi. Ceres daha az griydi. Çeşmede daha çok balık vardı. Ve suyun mırıltısı unutulmuş begonyaları çağırıyordu.

Yaşlı adam ana kapının kilidine anahtarı soktu ve pencereleri açmaya başladı. Topuklarından gelen ses derinleşti.  Pirinç lambaları yaktığı zaman, sarı bir ürperti aile portrelerinin yağlıboyaları arasından geçiverdi ve siyah giysili insanlar tüm koridorlarda, kâselerde çikolata karıştıran kaşıkların ritmiyle mırıldandılar.

Don Marcial, Capellanias Marki’si, erimiş balmumu sakalları olan dört mumun eşliğinde ve göğsü madalyalarla kaplı olarak ölüm döşeğinde yatıyordu.

-III-

Mumlar yavaşça büyüdü ve üzerlerindeki damlacıklar kayboldu. Tekrar bütün hale geldiklerinde bir rahibe onları söndürdü ve kendi mumunu alıp gitti. Fitiller beyazlaştı ve yanık uçlarından kurtulmuş oldu. Ev konuklardan boşaldı ve atlı arabalar geceye doğru yola çıktı. Don Marcial görünmez bir orgu çaldı ve gözlerini açtı.

Karmakarışık ve tarumar olmuş çatı kirişleri yavaş yavaş yerlerine geri döndüler. İlaç şişeleri, Şam işi saçaklar, yatak başının üzerindeki peder cüppesi, dagerreyotipi3 fotoğraflar ve balkon parmaklıkları sislerin içinden belirdi. Doktor kafasını profesyonel bir taziye ile iki yana sallarken hasta adam kendisini daha iyi hissetti. Birkaç saat uyudu ve Peder Anastasio’nun kalın karakaşlı bakışlarına maruz kalarak uyandı. Günah çıkarma, samimi, ayrıntılı ve günah dolu olmaktan çıktı, ketum, kararsız ve gizlilik dolu olmaya başladı. Ve ayrıca, o Carmelita papazının hayatına karışmaya ne hakkı vardı? Biden bire Don Marcial kendisini odanın ortasına doğru çekilirken buldu. Alnındaki ağırlık kalktı ve şaşırtıcı bir hızla ayaklandı. Yatağın brokar çarşafları üzerinde uzanan çıplak kadın, iç eteği ve bluzunu aradı ve kısa süre sonra ezilmiş ipeğin sesiyle parfüm kokusunu yanına alarak gitti. Aşağıda, at arabası kupasında koltuk döşemesinin düğmelerini kaplayan, içi altın para dolu bir zarf vardı.

Don Marcial kendini iyi hissetmiyordu. Büyük duvar aynasının önünde kravatını bağlarken, şişkin göründüğünü fark etti. Evin mezadını ayarlamak üzere kendisini bekleyen, avukatlar, noterler ve diğer resmi görevlilerin bulunduğu çalışma odasına indi. Hiçbir şey işe yaramamıştı.  Sahip oldukları, masanın üzerine inen tokmağın ritmiyle teker teker en yüksek teklifi verene satılacaktı. Sahip olduklarını selamladı, onlarsa onu yalnız bıraktılar. Yazılan kelimenin gizemlerini, geniş ve filigranlı bilanço kâğıtları üzerinde karışan ve çözülen siyah konu başlıklarını düşündü; ki onlar, anlaşmaları, yeminleri, taahhütnameleri, ifadeleri, tebliğleri, soy isimleri, unvanları, tarihleri, arazileri, ağaçları ve taşları karıştırmış ve çözmüştü- mürekkep hokkasından süzülen bir başlıklar ağı, içinde bir adamın bacaklarının dolandığı ve yollar arasına ulaşılması yasayla engellenmiş bariyerler koyan başlıklar; ağzından serbestçe çıkan sözleri algıladığında boğazına baskı yapan ve sesini boğuklaştıran bir kement oluşturdular. İmzası, parşömen kâğıdının ilmek ve düğümlerine karışıp ona ihanet etmişti. Buna bağlı olarak, kanlı canlı bir adam kâğıt üzerinde bir adama dönüştü.

Şafak söküyordu. Yemek odasındaki saat akşamın altısını henüz vurmuştu.

-IV-

Giderek büyüyen bir pişmanlık ile gölgelenen yas aylarca sürdü.  Başka bir kadını, yatak odasına getirme fikri önce oldukça makul geldi. Ancak, yeni bir vücut ihtiyacı yavaş yavaş yerini, giderek artan ve sonunda kendini kamçılamaya kadar varan huzursuzluklara bıraktı. Bir gece, Don Marcial kayışla etinden kan çıkardı ve hemen ardından, kısa süreli de olsa daha yoğun bir arzu hissetti. Tam bundan sonra, bir akşamüstü Markiz, Almendares nehri kıyısındaki at gezintisinden döndü. Atlar, terli yeleleri dışında ıslak değildi. Fakat günün geri kalanında, alçak bulutların hareketsizliğine sinirlenmiş gibi ahır duvarlarını tekmeleyip durdular.

Alacakaranlıkta, suyla dolu bir leğen Markiz’in banyosuna düştü ve kırıldı. Ardından Mayıs yağmurları deponun taşmasına yol açtı. Ve Afrikalı ya da Asyalı havası olan, yatağının altında güvercinler besleyen kapkara yaşlı kadın avluda yürürken mırıldandı; “Nehirlere dikkat et çocuk, akan yeşile dikkat et.” Suyun kendi mevcudiyetine ihanet etmediği bir gün bile yoktu. Lakin sonuç olarak bu mevcudiyet, koloninin Genel Vali’sinin verdiği yıldönümü balosundan döndüklerinde bir Paris elbisesinin üzerine sıçramış, bir kâse dolusundan başka bir şey değildi.

Bir sürü akraba yeniden ortaya çıktı. Birçok arkadaş geri döndü. Büyük salonun şamdanları şimdi çok parlak ışıldıyordu. Bina cephesindeki yarıklar zamanla kapandı. Piyano tekrar bir org oldu. Palmiye ağaçları yaşlarını gösteren halkalarından birkaç tanesini kaybettiler. Sarmaşıklar tutundukları ilk saçağı bıraktılar. Ceres’in gözaltı halkaları griden beyaza döndü ve çeşmedeki harfler yeni kazınmış gibi görünüyordu. Marcial giderek canlandı ve tüm öğleden sonralarını Markiz ile sarmaş dolaş geçirmeye başladı. Göz kenarındaki kırışıklıklar, çatık kaşlar, gerdanlar silindi ve ten sıkılığını geri kazandı. Bir gün taze boya kokusu evi doldurdu.

-V-

Yüz kızarmaları sahiciydi. Paravanın kanatları her gece biraz daha fazla açıldı, etekler karanlık köşelerde yere düştü ve dantelden yeni engeller ortaya çıktı. Sonunda Markiz lambaları söndürdü. Karanlıkta sadece adam konuştu. Uzun bir atlı araba kervanıyla- kırmızı kahverengi sağrılar, gümüş gemler ve güneşte parıltılar- şeker fabrikasına doğru yola çıktılar. Ama evin sundurmasını kırmızılaştıran bitkilerin gölgesi altında, birbirlerini çok az tanıdıklarını fark ettiler. Marcial, kapakları açıldığında yer karolarının üzerine vetiver4 otu   demetlerinin   saçıldığı   dolaplardan   alınmış   çarşaflar, dağılmış   saçlar, reçine   banyoları, parfümlü kolonyalar kokan o günlere doğru biraz olsun yol almak için zenci kabile dansları ve davullarına izin verdi. Çalan çanlarla birlikte bir şeker kamışı likörü esintisi havada döndü. Alçak rüzgarlar, büyük ve gürültülü ilk damlaları kupkuru çatılar üzerine bakır sesi vererek düşen gönülsüz yağmurların haberini getirdi. Tuhaf bir kucaklama ile uzatılmış bir şafak vaktinden sonra, aralarındaki anlaşmazlıklar giderildi, yara iyileşti, ikisi de şehre geri döndüler. Markiz yolculuk kıyafetini gelinlikle değiştirdi ve her zaman olduğu gibi çift, özgürlüklerini geri almak üzere kiliseye gittiler. Hediyeleri akrabalara ve arkadaşlara geri verdiler ve bronz çanların telaşında, koşumların resmi geçidiyle her biri kendi evinin yoluna gitti. Marcial, yüzükler kuyumcuya götürülüp oyulmuş isimler silindiği güne kadar bir süre daha Maria de la Mercedes’i ziyaret etmeyi sürdürdü. Bu anda Marcial için yeni bir hayat başladı. Yüksek balkonlu evde, Ceres’in yerini bir İtalyan Venüs’ü aldı ve çeşmenin büstleri, şafak gökyüzünü lekelediği zaman bile kandillerin alevini ışıl ışıl görmekten duydukları ferahlamayı neredeyse hissedilmez bir şekilde dışarıya bıraktılar.

-VI-

Bir gece, durmadan içerken ve arkadaşlarının bıraktığı bayat tütünün kokusundan başı dönmüşken, Marcial, evdeki bütün saatlerin beşi vurduğu gibi garip bir duyguya kapıldı, sonra dört buçuk, sonra üç buçuk. Başka olasılıkların uzak bir kabulü gibiydi. Tıpkı insanın uykusuz bir gecenin bitkinliğinde kendisini düzgün tavanda, tavan kirişlerinin ortasına yerleştirilmiş eşyalar arasında yürürken ve yeri de tepede düzgün bir tavan olarak hayal etmesi gibi. Bu bir anda gelip geçen ve onun aklında ufacık bir iz bile bırakmayan meditasyona yakın bir duyguydu.

Ve müzik odasında reşit olmadığı gün verilen büyük bir parti vardı. İmzasının artık yasal hiçbir değeri olmadığını ve güvelenmiş idarecilerle noterlerin, dünyasından silindiğini düşündüğünde mutlu oldu.    Mahkemelerin, şahsiyetleri hiçbir açıdan yasalar tarafından kontrol edilmeyen insanlar için, artık korkutucu olmadığı safhaya ulaşıyordu. Dolgun gövdeli şaraplarla çakır keyif olduktan sonra genç adam duvardan sedef kakmalı bir gitar, bir sitar ve bir trombon indirdi. Birisi, Tyrolean İnek Şarkısı ve İskoç Göllerinin Baladı’nı çalan saati kurdu. Bir başkası, bir vitrinin kırmızı keçesinin üzerinde ve Aranjuez’den getirilmiş çapraz flütün yanında duran bakır kutusunda yatan av borusunu çaldı. Campoflorido’lu kıza cüretkârca kur yapan Marcial şamataya katıldı ve orgun bas notalarında Tripili-Trapala melodisini fark etti. Sonra birden bire, orada, bir zamanlar alçı ile kaplanmış kirişlerin altında Capellanias hanedanının kıyafetleri ve üniformalarının istiflenmiş olduğunu anımsayarak hepsi birlikte çatı katına çıktılar. Naftalinle kaplanmış raflarda, hakim cüppeleri, bir Büyükelçi’nin kılıcı, pek çok örgü asker ceketi, bir kardinal pelerini ve damalı düğmeleri ile kıvrımlarında rutubet lekeleri olan uzun paltolar yatıyordu. Gölgeler; mor kurdeleler, sarı çemberli etekler, solmuş tunikler ve kadife çiçeklerle renklenmişti. Karnaval maskeli balosu için yapılmış püsküllü saç filesi ile bir düşünürün kostümü oldukça alkış aldı. Campoflorido’lu, omuzlarını, bir büyükannenin önemli bir aile kararı gecesinde, St.Clare tarikatının zengin bir hazinedarının sönen ateşini canlandırmak için kullandığı, melez teni rengindeki bir şalın altında yuvarlaklaştırdı.

Gençler fantezi kostümleri içinde müzik odasına döndüler. Başında şehir meclisi üyelerinin giydiği üç köşeli bir şapka olan Marcial, bastonu ile zemine üç kez vurdu. “Moda Bahçesi” dergisindeki son modellerden yaptıkları korselerinin balen desteğine erkeğin elinin dokunmasıyla ve belden sarılmasıyla annelerin genç bayanlar için korkunç derecede uygunsuz bulduğu valsi başlattı. Kapı önleri, uzaktaki müştemilatlarından ve boğucu bodrumlarından kendilerine parmak ısırtan böylesine cümbüşlü bir partiyi görmek için gelen hizmetçiler, seyisler ve uşaklar tarafından doldurulmuştu. Daha sonra körebe ve saklambaç oynadılar. Marcial Campoflorido’lu kızla birlikte Çin paravanının arkasına saklandı ve kızın boynuna bir öpücük kondurdu ve karşılığında Brüksel dantellerinde hala dekoltesinin yumuşak sıcaklığı olan parfümlü bir mendil aldı. Ve alacakaranlıkta kızlar, deniz kenarında siyah-gri siluetleri görülen gözetleme kulelerine ve burçlara gittikleri zaman genç adamlar, kocaman bilezikli melez kızların zarafetle sallanarak ve dans ne kadar heyecanlı olursa olsun küçük yüksek topuklu ayakkabılarını hiçbir zaman kaybetmeden dans ettikleri Dans Salonu’na gitmek üzere ayrıldılar. Ve nar ağaçları ile dolu komşu bir avlunun arkasından Cabildo Arara Tres Ojos bandosunun adamları, karnaval zamanında olduğu gibi trampet çaldılar. Masa ve sandalyelerin üzerine çıkan Marcial ve arkadaşları, gri kıvırcık saçlı, çok güzel ve neredeyse çekici zenci bir kadının zarafetini, omuzunun üzerinden bakarak gururlu bir meydan okumayla dans ettiğinde bir kez daha alkışladılar.

-VII-

Aile noteri ve vasiyet memuru olan Don Abundio’nun ziyaretleri sıklaştı. Büyük bir ciddiyetle Marcial’ın başucuna oturdu ve acana5 ağacından yapılmış bastonunun, onu zamanından önce uyandırması için yere düşmesine izin verdi. Açtığında Marcial’in gözleri, kepekle kaplanmış kaşmir bir paltoyla, parlayan kolları vergiler ve kiralar toplayan bir paltoyla karşılaştılar. Sonunda geriye, her türlü çılgınlığı frenlemek üzere tasarlanmış küçük bir harçlık kaldı. İşte o zaman Marcial, San Carlos Kraliyet Ruhban Okulu’na girmek üzere kararını verdi.

Sınavlarını kaygısızca geçtikten sonra, öğretmenlerin açıklamalarını giderek daha az anladığı ve kendini tecrit ettiği anları arttırmaya başladı. Düşünceler dünyası yavaşça boşalmaya başlamıştı. Başlangıçta ehramlar, yelekler, yakalar ve perukalar, münazaracılar ve safsatacıların evrensel bir birliği olan her şey, bir mumyalar müzesinin hareketsizliğine büründü. Marcial, şimdi, sistemin akademik açıklaması ile tatmin olmuş ve ders kitabında söylenenin doğru olduğunu kabul etmişti. Doğa Tarihinin bakır renginde gravürleri üzerinde Aslan, Devekuşu, Balina, Jaguar yazılmıştı. Aynı şekilde, Aristo, Saint Thomas, Bacon ve Descartes, uzun bölüm kenarlarında evren yorumlamalarının sıkıcı fihristlerinin yer aldığı siyah sayfaların başındaydı. Yavaş yavaş Marcial onları çalışmayı bıraktı ve üzerinden ağır bir yükün kalktığını fark etti. Şeylerle ilgili sadece içgüdüsel bilgiyi kabul ettikçe aklı hafif ve mutlu bir hale geldi. Berrak kış ışığı kapının detaylarını arttırdığı zaman prizmayı düşünmek niye? Ağaçtan düşen bir elma sadece dişler için bir kışkırtmaydı. Küvetteki bir ayak sadece küvetteki bir ayaktı. Okuldan ayrıldığı gün kitaplarını unuttu. Gnomon6 masalsı karakterini geri kazandı; spectrum7 hayalet kelimesiyle eşanlamlı oldu; octander8 sırtında dikenler olan zırh kaplı bir böcekti.

Birçok defa, duvar dibindeki mavi kapıların ardında fısıldaşan kadınları ziyaret etmek için endişeli bir kalp ile hızlıca yürümüştü. Dantelli ayakkabılar giyen ve kulağının arkasına fesleğen takan bir tanesinin hatırası, bir diş ağrısı gibi, sıcak öğle sonralarında peşinden gelirdi. Ama bir gün, günah çıkarttığı papazın tehditleri ve öfkesi korkuyla ağlamasına sebep oldu. Cehennemin katları arasına son bir kez düştü ve sessiz sokaklardaki avareliklerinden, çatlak kaldırıma (gözleri yerde yürürken parfümlü eşikten geçmek için yapması gereken yarım dönüşün işareti) arkasını dönüp eve kızgın dönmesine yol açan son dakika ödlekliğinden sonsuza dek vazgeçti Şimdi, tılsımlar, paskalya kuzuları, çin kumruları, gök mavisi pelerinler içinde Bakireler, kuğu kanatlı melekler, Katır, Öküz ve omuzları arasında büyük bir oyukla, kaybettiği bir şeyi arayan birisinin tereddütlü yürüyüşüyle rüyalarında karşısına çıkan berbat bir Saint Dionysius ile dolu olan kendi dini krizini yaşıyor. Dionysius yatağına doğru sendeledi ve Marcial, fırınlanmış boncuklardan oluşan tespihi avuçlayarak korku içinde uyandı. Kandillerdeki fitiller, eski ilkel renklerini geri kazanan resimlere hüzünlü bir ışık veriyorlardı.

ARKASI YARIN….

Notlar:

(*) The Oxford Book of Carribean Short Stories, Brown and Wickham, Oxford University Press, 1999 kitabında yer alan ve Jean Franco tarafından İngilizceye çevrilmiş Journey to the Seed öyküsünden Ayşegül Ayman tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

[1] Ceres:  Eski Roma inanışında; tarım, hasat, verimlilik ve anaç ilişkiler tanrıçası.

2Eski Yunan mimarisinde sütun başlarına ayı pençesi motifi işlenmekteydi.

3Dagerreyotipi: Gümüş nitratla ışığa duyarlı hale getirilen bakır levhaların, camera obscura içinde 10 ila 20 dakika pozlanarak, cıva buharına tabi tutulup geliştirilmesiyle fotografik görüntü elde etme yöntemidir.

4Vetiver:  Tropikal bölgelerde yetişen ve yağı parfüm üretiminde kullanılan bir bitki.

 5Acana: Tropikal bölgelerde yetişen bir ağaç.

6Gnomon:  MÖ. 4.yy.’dan beri kullanıldığı bilinen ve güneş saatinde zamanı ölçebilmek için gölgesinden yararlanılan mil.

7İngilizcede hayalet anlamına gelen “spectre” kelimesi ile yapılan bir kelime oyunu.

8Octander: Çiçekli bir bitki.

9Moorlar: Arap ve Berberi asıllı Afrika’da yaşayan Müslümanlar.

10Juba: Afrika’da bir şehir. 2011 yılında bağımsızlığını kazanan Güney Sudan Cumhuriyeti’nin başkenti olmuştur.