Dağa Sesleniş

Başını alıp gidersin gökyüzünden ötelere

Yalvarsam beni de al desem

Götürür müsün beni de…

Yüksek sesle sonuna kadar okudu. Sabah sabah rüyasında görmese aklına bile gelmezdi. Memnun bir yüz ifadesi ile kolilerin üstünde yığılmış kitapların arasında yerde oturuyordu. Aramak için harcadığı zamana değmişti. Ortaokul Türkçe öğretmeninin hediye ettiği kitabın arasında duruyordu şiir. Mavi mürekkepli dolma kalemle beyaz kağıt üzerine düzgün bir şekilde yazılmış. Şimdiki kargacık burgacık karalamaları ile alakası yok.  Hayatında ilk defa şiir yazdığı o günü hatırladı. Öğretmeni tüm sınıfa ödev vermişti. Onun için muhakkak yazmak zorunda olduğunu düşünüyor ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Ödev tesliminin son günüydü o gün. Hala tek kelime yazamamıştı. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Konu dağlar. Düz bir ovada yaşıyorlardı, hayatında hiç dağa çıkmamıştı ki nereden bilecekti dağları. Nihayet yapamayacağını kabul ederek vazgeçti. Bir kere de ödevini yapmasa ne çıkar diye düşündü. Okula gitmek için hazırlanmaya başladı. Defterlerini kitaplarını masadan topladı, formasını giydi. Tam odasının kapısından çıkacakken, gözü pencereden gördüğü uzakta yükselen dağa takıldı. Şimdiye kadar nasıl aklına gelmemişti bu dağa bakarak yazmak. Tüm heybetiyle gökyüzüne doğru yükseliyordu. Ömründe ilk defa görüyormuşçasına hayretle baktı. Dağ ona bir şeyler söylüyordu sanki. İçinde bir duygu kabardı. O da dağa seslenmek istedi. Şiirin başlığı Dağa Sesleniş olacaktı. Beyaz dosya kağıdı ve mavi dolma kalemi hala masanın üzerinde duruyordu. Kalem elinden kayarcasına kağıdın üzerinde ilerledi. Mısralar ardı arkasına dökülüyordu. “Başını alıp gidersin, gökyüzünden ötelere…” Sanki koskoca dünyada bir o dağ ve kendisi vardı sadece. Gerçekten de öyleydi, tüm çıplaklığı ve yalnızlığı ile dağa yaslandı. Ona doğru aktı.

Demek başımı alıp gitmeyi daha o günlerde düşünmüşüm dedi kendi kendine. Yüreği o küçük kasabaya sığmayan genç kızı düşündü. Her gün aynı sokaklar, aynı insanlar. Her tarafta kendini izleyen gözler, aç bakışları koca koca adamların. İçi sıkılırdı. Oralarda yaşayamayacağını biliyor, nefes alamadığını hissediyordu. O yıllarda evlerinin önünden geçen demiryolundaydı hep gözü kulağı. Trenin düdüğünü duyar duymaz balkona fırlardı. Vagonları sayar, penceresinde gördüğü insanları izlerdi. O insanlar nereye giderler diye merak ederdi. Çok şanslı olmalıydılar. Günün birinde o da gidecekti. Başka yerler, başka hayatlar vardı muhakkak. Özgürce yaşayabileceği, sokaklarda rahatça başıboş dolaşabileceği bir yer olmalıydı. Kasabadan ayrılıp büyük şehre gidebilmek için üniversiteyi kazanmayı bekleyecekti.

Kasabaya geri dönme korkusuyla, mezun olur olmaz bulduğu ilk işe girdi hemen. Çalıştı birkaç yıl. Kurumsal yaşamın hiç ona göre olmadığını anladı kısa sürede. İşi, istediklerini yapabilmesi için ona zaman bırakmayınca istifa etti. Bir süre sonra müdavimi olduğu barda çalışmaya başladı. Böylece şiir ve öykü yazmak için yeterince zaman bulabiliyordu. İlk kitabının basılmasını sabırsızlıkla bekliyordu şimdi.

Anıların verdiği duygu yoğunluğu ile oturduğu yerden kalkmak istemedi. Gözünün önünde sarı plastik çizmeleri ile daima turuncu motosikletiyle gezen Osman Hoca canlandı. Derste diğer öğretmenlerin aksine masasına oturmaz, sıraların arasında dolaşır, çatallı gür sesi ile ağzından tükürükler saçarak heyecanla anlatırdı şairleri, yazarları. Edebiyatı kendisine o sevdirmiş, ilk şiirlerini, öykülerini onun sayesinde yazmıştı. Okulda dersi yoksa dere kenarındaki işsiz güçsüz ayyaş adamlarla takılır, balık tutar, içki içermiş Osman Hoca. Öyle söylerlerdi. Kahvede okey oynamanın makbul olduğu kasabada onun arkasından herkesin nasıl dalga geçtiğini hatırladı. Kendisi bile gülmüştü, deli öğretmen dediklerinde. Asıl deli kimdi acaba? “Siz kitaptan şu sayfaları okuyun” deyip, pencereden dışarıyı seyreden diğer öğretmenleri mi, sigara dumanı altında saatlerce kahvelerde pinekleyen adamlar mı yoksa. Osman Hoca bir tutunamayan adamdı işte. Bunu şimdi anlıyordu. Kasabadaki zoraki yaşantısına katlanabilmek için kaçışı sadece doğada bulsa onun için ne iyi olurdu. İçki ve sigara yüzünden erken yaşında kalp krizi geçirip ayrılmıştı bu dünyadan.

Yerinden kalkarken kendi kendine düşündü. Kasabadakiler, onun şimdiki yaşantısını bilseler ona da deli demezler miydi? Sadece deli değil, kim bilir başka neler derlerdi.

Rüyasını düşündü yeniden, gözleri parladı. Rüyasında Osman Hoca ona sarılarak hararetle tebrik ediyor, elinde onun kitabını tutuyordu. Babaannesi sabaha karşı görülen rüyalar çıkar derdi hep. Bu rüyayı boşuna görmemişti. Dosyasını son gönderdiği yayın evinden bugün yarın cevap gelecekti. Biliyordu.

Ayşegül Gezgin