İlyada; χ– Chi, 22.Kitap
Sakat bir tanrıdan sakatlıklar doğurması isteniyordu; yeni ölümler, yaşamı eksiltmek. Buydu kabuslarımın sebebi. Hem de binlercesini, hem de asırlarca.
Zeus ağlamamıştır çocuğuna Priamos’un ağlayacağı kadar.
Hektor Truva kapılarının önünde bekliyordu. Halk güvenli iç kalede, can haliyle atmıştı kendini avluya. Nefes nefese, ter tere karışmıştı.
Ovanın aslanları şimdi ürkmüş geyikler.
Neler geçiyordu Hektor‘ un aklından neler, sırtını kapıları sürgülü kuleye verip, can alıcı ovaya bakarken, Akhilleus uğursuz bir yıldız gibi canını almak için üzerine gelirken,
Apollan’la koşuşmasından bile nefesi kesilmeden.
Uçarak ovada.
Hektor’a doğru
Hektor’a doğru
Ölümsüz kalkanı, attığını vuran kargısıyla
Tanrısallık donanmış.
Ben yapmıştım.
Akhilleus
Tanrıça Thedis’in altın parıltısı saçan çocuğu
ve ölüm, ve ölüm.
Thedis, nasıl kıramadım onu, nasıl yaşamı öldürdüm?
keşke hep deniz tanrıçaları arasında kalaydı.
şarkılar söyleyeydi Nereidler’le.
ve birazdan Hektor’ un ölümünü izlerken,
bilmez mi Hektor’ un ölümüyle oğlunun ölümü sıraya girecek.
Dalın şimdi denizin engin kuşağına,
gidin görün babanızın sarayında deniz ihtiyarını,
bir bir anlatın ona olup biteni,
ben gidiyorum koca Olympos’a, ünlü usta Hephaistos’a,
bakalım oğluma pırıl pırıl silahlar vermek ister mi?
Ayağı topal iyiliğe gebe tanrı.
köpek gözlü anamım yüzünden.
Babasının çığlıkları kulağımda.
Ölen çocuklarına ağıtı.
“yerlerde sürüklenen esir kızlarım,
yerlerde sürüklenen torunlarım,
gelinlerim Akhalıların kolları arasında”
ah!!!
Annesi “bebeğimin kokusu,
kaç kurtul bu domuzdan!” diye inliyor
Ben onların savaşına nasıl dahil olabilirim,
bu kez yaşam için.
Nasıl?
Babamın ve annemin hıncını bir kez daha üzerime çekmeden,
nasıl?
Yoksa topal ayağım gibi, yüreğimde sakat kalacak bundan sonra
Ne yaptım ben? Ölüm sana ne sundum kendi ellerimle ?
Şimdi ne yapabilirim, nasıl?
Şimdi ne yapabilirim, nasıl, nasıl?
Ah zehirli otlarla bezenmiş dağ yılanı!
kafan karma karışık
Çıksan mı Akhilleus’un önüne
bölsen mi malı mülkü eşit yoksa
yoksa çıplak mı gitsen önüne, silahsız?
tunçları parlatıyor gözünü
titriyorsun korkudan zangır zangır.
keşke Hades’e gitmek bu kadar zor olmasa.
Şimdi ovada çaylakla kumrunun savaşı.
Kaçanla koşan varırlar güzel akan iki pınara.
Burgaçlı Skamandros un iki kaynağı fışkırır orada,
birinden ılık su akar, bir duman tüter üstünde,
tıpkı ateşten çıkan duman gibi,
öbüründen yaz ortasında bile buz gibi su akar,
kar gibi, dolu gibi, donmuş su gibi soğuk.
Yunaklar vardır bu pınarların yakınında,
geniş , güzel taştan yunaklar,
Troyalıların karıları, güzel kızları bir zamanlar
parlak rubalarını yıkarlardı bu yunakların içinde,
barış günlerinde, Akhaoğulları gelmeden önce.
Ah baba! vicdan azabı çekmek için çok geç değil mi?
Burnunda Hektor’un senin için yaktığı adakların yağlı kokusu.
Sahi tanrıların vicdanı var mı?
Bilir mi sakat olmayan sakatı?
Soluyan topal yaratık dediler bana,
cılız bacaklarını seğirte, seğirte.
körükler başladı ocağın içini üfürmeye,
yirmi taneydiler, solukları türlü ısıdaydı,
soluklar demirci tanrının buyruğunda,
iş yavaş gidince ılık oluyorlar,
iş hızlı gidince sıcak oluyorlardı.
kalkan üst üste beş tabakadandı,
üstüne bir çok süsler çizdi, gösterdi ustalığını.
Yeri, göğü, denizi yaptı,
yorulmaz güneşi yaptı, dopdolu dolunayı.
gökyüzünü saran yıldızların hepsini,
Pleiadları, Hyadları, güçlü Orion’u
Orion’un köpeği denen bir yıldız vardır hani
görünür yaz sonunda karanlık gecede,
binlerce yıldız arasında alev alev ışınları,
yıldızların en parlağıdır, ama uğursuzdur belirtisi
çok sıtmalar getirir zavallı insanlara;
işte öyle parlıyordu, Akhilleus’un göğsünde tunç.
Hem araba hem ayı denen yıldızı yaptı,
Ayı Orion’a bakar, boyuna yerinde döner
tek yıldızdır Okeanos ‘un sularından pay almayan
birinde düğünler şölenler,
sokakta yanan çırağıların ışığında
ölüm kokuyordu Truva
nefesini kesmiş
ölüm soluyordu.
liğme liğme olurken hayat ırmağı
savaşlara soluk veren karanlık
ışığın vahşetinden utandı.
Evlerinden alınıp gezdirilen süslü gelinler,
gelinlerim akhalıların kolları arasında!
dört bir yanda kavuşma türküleri
işte dizlerine sarıldım, yalvarıyorum şimdi sana,
kısa ömürlü oğluma bir kalkan, bir tolga ver
dedi Thedis.
onların yanında kaldım dokuz yıl,
oyuk bir mağaranın içinde hayli iş yaptım
çevremizde Okeanos alabildiğine akıyordu
uğuldaya, uğuldaya, köpüre,köpüre
ne bir tanrı biliyordu beni, ne ölümlü bir insan
bir Thetis biliyordu, bir de Eurynome
işte onlar kurtardı beni ordan.
Hektor yavrucuğum
gir içeri canım oğlum,dışarda dikilme karşısına
yiyecek seni çevik köpekler
bizden uzak gemilerin orda
dedi Hekabe.
dağlarda bir köpek gibi izliyordu Akhilleus Hektor’u
geyik gibi kaçıyordu önünden,
kaçıyordu Dardanos kenti kapılarına doğru
Akhilleus kesiyordu önünü.
Düş gören bir adam kaçan birini nasıl kovalayamazsa,
kaçan nasıl kaçamaz, kovalayanda yakalayamazsa,
Akhilleus, Hektora öyle yetişemiyordu,
Hektor da kaçıp kurtulamıyordu Akhileus’tan.
Ama pınarlara yunaklara dördüncü gelişlerinde
bir altın terazi kurdu baba tanrı
acıklı ölümün iki tanrıçasını koydu kefelere
biri Akhilleus’ unkiydi, biri at sürücüsü Hektor ‘unki.
ortasından tuttu kaldırdı teraziyi,
ağır bastı Hektor’un kara günü
kefe düştü yuvarlandı hadese dek.
Zeus baba tanrı, saygı göster bu memeye
onu Hektor’un ağzına uzattığım günleri getir aklına.
Niçin? Niçin ?
ah! pınarlarda Troya’lı kadınların parlak rubaları
ah! şen kahkahaları
ah! oynayan, dönüp duran delikanlılar,flavta, gitara sesleri.
kapı önlerinde şaşakalmış bakan kadınlar.
pazaryerinde giriyordu halk birbirine,
kan diyeti için tartışıyordu iki adam,
biri diyordu her şeyi ödedim, bakın işte,
hiçbir şey almadım diyordu diğer adam.
Babasından işmar alan gök gözlü Athene
gönlündekiler olsun diye,
Olimpos’tan indi vardı Peleusoğlu’na,
Hephaistos gördü.
Söyledi Akhilleus’ a kanatlı sözler,
Hephaistos duydu.
Tanrıça yürüdü tanrısal Hektora doğru,
Deiphobos’a benzetmişti bedenini, yılmaz sesini.
Durdu yanında, söyledi kanatlı sözler:
“Hızlı Akhilleus fena sıkıştırıyor seni ağabey,
Priamos un kenti dolayında, çevik ayaklarıyla,
Gel birlikte karşı koyalım, püskürtelim onu.
Hephaistos duydu düzeni, kendisi düzen kurdu savaşa kudurmuş Athene’ya.
Akhilleus’un attiğını vuran ölüm kargısı karşısında Hephaistos’un yaşam kargısı vardı şimdi.
ikisini de kendi yapmıştı.
Zeus babanın zarlarından daha adildi bu savaş, ölümle yaşamın birebir teke tek savaşı.
tunç kargılarıyla vuruyorlardı birbirlerine.
Aralarında Kavga, Boğuşma, Uğursuz Ölüm de vardı,
Ölüm kimini yakalıyorda yeni yaralanmış, diri,
kimini yarasız, beresiz yakalıyordu,
bir sürü ölüyü de çekiyordu kargaşalıkta ayaklarından,
sırtında bir ruba vardı, erlerin kanıyla kızıla boyalı.
Hepsi kavgaya karışmış çarpışıyorlar canlı adamlar gibi,
her biri ölüsünü çekiyor öldürdüğü adamın.
Tanrı kalkana yumuşak bir toprak,
verimli bir tarla koydu,
“kudurmuş kargınla öldürdüğün dostlarımın acısını öde”
Akhilleus böyle dedi, uzun gölgeli kargısını salladı attı.
Ünlü Hektor da karşıdan görüp kargıyı çömeldi,
tunç kargı tepesinden uçup saplandı toprağa,
Pallas Athene yakaladı kargıyı o saat
Hektor’dan gizli Akhilleus’a geri verdi
Hephaistos gördü.
“sakın tuç kargımdan en iyisi sakın durma.
Adamakıllı bir sokabilsem onu etine!
Savaş çok kolay olur Troyalılara sen ölürsen
sensin başımızda en büyük bela.”
Böyle dedi, uzun gölgeli kargısını salladı attı,
vurdu Peleusoğlu’nu kalkanının göbeğinden,
ama kargı kalkandan çok uzağa tepti.
İçerledi Hektor,kargı elinden boşuna çıkmıştı.
Şaşırıp çarpıldı olduğu yerde,
elinde başka bir dişbudak kargısı yoktu.
Ak kalkanlı Deiphobos’u çağırdı bağıra bağıra,
dedi “bana uzun bir kargı getir.”
Hephoistos yaşam kargısını uzattı Hektor’a
attığını vuran ölüm kargısı karşısında,
yaşama dokunmayan ölüme iki kat öldürücü kargısını.
Akhilleus’un başında dört siperli tolgası vardı
güzelim altı yelelerin aşağı döküldüğü.
Göğsündeki kalkan ışıl ışıl parlıyordu
gümüşten bir kayışla bağlanmış Akhilleus’un bedenine.
Hektor aldığı kargıyı savurdu kalkana
yaşamı koklaya koklaya bulan ölümü ve öldüreni yok eden kargı.
Işık saçan on üç katlı çembere dokunamadı.
Tanrı kalkana yumuşak bir toprak
verimli bir tarla koydu
bu toprak, üç kez sürülecek verimli bir topraktı,
çift süren adamlarla doluydu
sürüyorlardı sabanı bir oraya bir buraya
Kargı ne kadar büyük bir güçle atılıysa o kadar büyük bir güçle
direniyordu kalkanda yaşam.
Akhilleus çevirince kalkanı büyük bir hızla
elinde bal gibi tatlı şarap dolu sağrakla gelip şarap sunan adam yok oldu birden
Akhilleus’un sırtından çevirip tersinden önüne aldığı kalkanda şimdi
aralarında Kavga, Boğuşma ve uğursuz ölümün olduğu savaş vardı.
Kargı gitti vurdu oraya tüm gücüyle.
Akhilleus sendeledi yere kapaklandı,
ikisi de toparladı kendini,
Zeus bunları Athene’nın düzeni sandı.
Athene şaşırmış ne olduğunu anlamadan bakıyordu,
Hephaistos içindeki yaşam ve ölümün savaşını izliyordu
kendi yaptığı kargı ve kalkanla.
Kargı kalkandaki kavga, boğuşmaya çarpacakken tüm gücüyle,
kalkanda yarıklar boyunca başaklar düşüyordu üst üste,
arkalarında demet yapan çocuklar duruyordu,
kollarında taşıyıp uzatıyorlardı onlara başakları,
kadınlarda boyuna ak un döküyorlardı ırgatların yemeğine.
Kargının hızı azaldı azaldı, yaşamı yok edemiyordu.
Kalkanın başka yönlerini gördü,
yaşam fışkırıyordu bir ölümcülün elinde.
Koca salkımlar yüklü bir bağ,
salkımlar gümüş sırıklara yaslıydı boydan boya.
Kızlar, delikanlılar, çocuklar gibi şen,
bal gibi tatlı yemişler taşıyorlardı sepet sepet.
Orada bir çocuk, telleri çınlayan br saz elinde
sesler çıkarıyordu sazdan tatlı, tatlı.
çağıldayan ırmağın kıyısı,
sallanan sazlık,
Kargı dokunamıyordu yaşama, aniden etrafına dolandı Akhilleus,
Şimdi kalkanda bir ölüm sahnesi belirmişti
böğüren bir boğayı,
korkunç iki aslan yakalamış sürüklüyordu.
Acı acı bağırıyordu hayvan,
arkasından köpekler, köylüler geliyordu ama
aslanlar deriyi, bağırsakları paralamıştı.
Kara kanını emiyordu boğanın.
Kargı kana doğru ilerledi acımasızca.
Akhilleus elindeki kargıyla kötülük kuruyordu Hektor’a,
hesaplıyordu güzel etinin neresine iyi gireceğini.
Bir tek yeri açık kalmıştı Hektor’un
köprücük kemiğinin omzu boyundan ayırdığı yer
adamın çok kolay canı alınırdı ordan.
kargıya gücünü kontrol edemeyen Hektor çekti kılıcını,
sivri uclu kılıcını sallaya sallaya öne atıldı.
ateşli bir saldırışla sapladı kargıyı oraya
Temren dosdoğru girdi yumuşak boğazdan içeri
ama ağır tunç kargı yaramadı gırtlağı
kargı kana doğru ilerledi acımasızca Akhilleus’un beş kat kalkanını geçti,
geçti denizleri, ovaları, hıçkırıkları kahkahaları
başakları, gömlekleri zeytinyağı kokan delikanlıları
güzel çelenkli kızları, şenlik cambazlarını
tuncu, kalayı altını, gümüşü.
Okeanosun güçlü akışını
Kalkanı çember gibi saran
ama değemedi Akhilleus’un bedenine
çoğaltamadı yaşamı.
Ölmeden yalvardı Akhilleus’a Hektor
“yalvarırım canın, dizlerin, anan banan adına
Akha gemilerinin yanında köpeklerle bırakma beni”
Ayağı tez Akhilleus yan yan baktı, dedi ki:
“Dizlerime sarılma köpek, yalvarma anan baban adına!
Ölüm bile ölüye saygı duymadı.
Tunç kargıyı ölünün gövdesinden çıkardı,
bıraktı onu bir köşeye.
Sonra da omuzlarından soydu kanlı silahları.
kim gelirse gitmiyordu vurmadan ona.
Çok ünlü topal bir de oyun alanı koydu kalkana
ölümün yaşamla oyun oynayıp,
kana kana kanını içtiği.
Hephaistos “denedim” dedi,
“yaşama bir kere daha şans verdim.”
istediğini gören Athene gülerek uzaklaştı,
Zeus’ un beyninden doğan kızı.
Ayağı tez Akhilleus
tanrısal Hektor için düşündü kötü şeyler.
iki ayağını topukla bilek arasından deldi,
Topal tanrının sızladı cılız bacakları.
Kayışlar geçirdi deliklerden bağladı arabaya,
başı bıraktı yerde sürüklensin diye
Çok güzeldi bu baş eskiden,
şimdi Zeus verdi onu düşmanlarına,
kirletsinler diye yurdunun toprakları üzerinde.
topal tanrı cılız bacaklarıyla
seğirte, seğirte
yürüdü mağarasının olduğu yöne.
Dolaştım Troya da ölüm uğursuzluğunda,
Anası parlak başörtüsünü ayaklarımın dibine attı,
üstünde yolunmuş saçları.
Hıçkırık sesleriyle çalkalanıyordu Troya.
Priamos toz toprak içinde yuvarlanıyordu
Dardanos kapılarında.
“Bırakın beni diyordu
oğlumun ölüsünü alayım.”
Tutuyorduk onu, yalvarıyordu bize.
Hekabe’ye ölüm çığlıkları geldiğinde
onun dokuduğu kumaştım ben,
Hıçkırıklarını işledim bedenime,
istakoz kabuklarından erguvan rengi kumaşa dönüşen.
Canlı bir bedeni tüy gibi saran
Ölüye hades yolcusu.
Ama şimdi yerlerde sürüklenen
çıplak ölü bedene faydasız, yakılası.
Onun için ısıtılan suydum
üç ayaklı kazanda kaynatılan
savaştan dönünce
Hektor yıkansın diye.
Helene’yim şimdi.
Surlardan yerlerde sürüklenen çıplak kocasına bakan
Hekabe’nin gözlerinde.
Ben getirdim ölümü buraya aşk kılığında,
ölüm ateşlerinde ormanlar kurutan
Aşkım lanetlendi.
Her sarılışım sevdiğime
binlerce can aldı.
Ovada ovada
Kimdim ben?
Lakedaimon kraliçesi mi,
Troya prensesi mi?
Ne oldu, köklerim topraklarım,
Kimim ben?
Onun yarısı, bunun ötesi.
Sevincim yok benim,
Sadece nice yiğitlerin kanının sardığı
kara duvağım.
Uykularım batı kapılarını bekler
Ona düşman, bana can
Bana can, ona düşman.
Ovada, ovada
bürüdü gözlerini kapkara bir acı
Ne acı, tanrım ne acı!
Astyanaks’ım ben
kentin kralı demek ismim.
İlikle koyun yağlarıyla beslendiğim sofralardan
şimdi artık babası yok diye atılacak olan.
Rasgele onun bunun eteğinde yaşam.
Acımasız düşmanım kader artık,
nasıl sonlanacağı belli olmayan.
Ateşler yanıyordu, köpekler havlıyordu
sahilde,
koca karınlı Akha gemilerin yanında.
Ateşler yanıyordu,
Hephaistos’un mağarasında.
Güçlü Okeanos kıyısında.
Topal tanrı ateşin gölgesinde,
kan ter içinde,
bir eline çekiç aldı, eline ateş kıskacı.
Yeri, göğü, denizi yaptı,
yorulmaz güneşi yaptı, dopdolu dolunayı,
gökyüzünü saran yıldızların hepsini
Plaiadları,Hyadları, güçlü Orion’u.
Şaheser Yılmaz
