Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” romanını okuyup bitirince, karşı cins olarak bugüne kadar baba-oğul ilişkisine ne kadar yüzeysel baktığımı düşündüm. Psikoloji, mitoloji, siyasi, felsefi, edebi, toplumsal vb. okumaları, iş bilirler tarafından bolca yapılmış olan romanda, Firdevsi’nin Şehnamesi’nde geçen Sührab ile Rüstem hikayesi ve Kral Oidipus mitini metinlerarası düzlemde işlemiş yazar. Rüstem ve Sührab hikayesi; bir sebepten ortadan kaybolan babaların yıllar sonra rastlantısal olarak oğullarıyla karşılaşması kurgusu üzerinden etkileyici bir şekilde işlenmiş. Romanı ölü bir karakterin anlatımıyla okurken, kuyulara, kitaplara, yolculuklara, yaşamlara dalıp dalıp çıkıyorsunuz.

Sayfalar arasında gezindikçe mahallemizin koltuk döşeme ustası Fikri Usta ve babası Mansur Ali’nin hikayesini hatırladım. Yıllar önce, klasik Yeşilçam kurgusu olarak geçiştirdiğim yaşam öyküsüne bugün, Sührab Trajedisi kavramı üzerinden kafa yormaya başladım. Bu yazıda kitabın kahramanları üzerinden değil, yaşamın içinden kahramanlar ve onların gerçek hikayelerine dair bir paylaşım yapmak istedim. “İlişkiler öykülerin karşılaşmasıdır,” diye bir söz okumuştum. Yüzyıllar öncesine ait bir hikâyenin, bugün başka kahramanlarla zihnimde karşılaşması da benim için farklı bir deneyim oldu.

Aslında Firdevsî’nin 977 ile 1010 yılları arasında yazdığı bilinen Şehname’sinde anlatılan Rüstem ve Sührab, efsanevi iki savaşçıdır. Onların hikayesi kısaca şöyledir:

Rüstem İran’da eşsiz bir kahraman, yorulmaz bir savaşçıdır. Bir gün Rüstem ava gider, uyurken de atını kaybeder. Atı bulacağım derken düşman toprakları Turan’a girdiğinin farkında değildir. Ama nâmı kendinden önce gittiği için onu tanıyıp ona iyi davranırlar. Turan Şahı beklenmedik konuğunu özenle ağırlayıp bir şölen verir. Yemekten sonra odasına çekilen Rüstem’in kapısı çalınır. Turan Şahı’nın kızı Tehmine içeri girip yemekte gördüğü yakışıklı Rüstem’e aşkını anlatır. Namlı kahraman zeki Rüstem’den bir çocuğu olmasını istediğini söyler. Rüstem odasına kadar gelen akıllı, duyarlı, tatlı dilli güzele hayır diyemez. Sabah, doğacak çocuğuna kendinden bir işaret, bir bileklik bırakıp ülkesine geri döner. Annesi Tehmine babasız doğan çocuğuna Sührab adını verir. Yıllar sonra babasının ünlü Rüstem olduğunu öğrenen Sührab der ki: “İran’a gideceğim, zalim İran Şah’ını tahttan indirip yerine babamı geçireceğim. Sonra buraya, Turan’a döneceğim ve zalim Turan Şah’ını tahttan indirip yerine kendim geçeceğim. O zaman babam Rüstem ve ben, İran’ı ve Turan’ı, Doğu’yu ve Batı’yı birleştirip bütün Cihân’ı adilane yöneteceğiz.”

Ordular kurulur, savaş başlar. Baba oğul birbirlerini tanımadan ordularını karşılıklı uzaktan  izler. Bir zaman sonra efsane savaşçı Rüstem ile oğlu Sührab savaş alanında karşı karşıya gelir. Ama tabii zırhlar içindeki baba oğul, birbirlerini tanıyamazlar. Böylece bu iki büyük savaşçı, orduları arkadan onları seyrederken öne atılıp kılıçlarını çeker. Şimdiye kadar hiç yenilmemiş olan Rüstem, genç savaşçının gücü karşısında şaşırır. Bütün gün süren mücadelede kılıçlar, kalkanlar parçalanır. Rakibinin gücü karşısında babası Rüstem olabileceğinden şüphelenen Sührab, ona kim olduğunu sorar. Rüstem yanıt vermez. Akşama doğru omzuna bir gürz darbesi alan Rüstem yere düşer. Sührab hançerini çekmiş, ölümcül darbeyi indirmek üzereyken Rüstem: “Gerçek kahraman rakibine bir şans daha verendir.” der. Sührab bunun üzerine rakibini bağışlar. Rüstem savaş alanını terk eder, ertesi gün insanüstü gücünü kuşanır, savaş alanına öyle çıkar. Hemen dövüşün başlangıcında Sührab’ı yere serer ve hançerini rakibinin göğsüne saplar. Sührab ölürken, ona Rüstem’in oğlu olduğunu söyler ve bileziği gösterir. Tanımadığı savaşçıya babası Rüstem’in intikamını mutlaka alacağını söyler. Rüstem bir aslan gibi kükreyerek ağlar ve bayılarak kendinden geçer. Sührab acı içinde ama mutlu ölümü bekler. Babasına, onun hiçbir suçu olmadığını, kendisinin dünyaya babası tarafından öldürülmek üzere geldiğini anlamış olduğunu söyler. Babasından tek istediği, her iki orduyu da geri çekerek barışı sağlamasıdır. Rüstem savaşa son verdikten sonra İran’a dönmez ve yasını tutmak için çöle doğru yola düşer.

Fikri Usta (Bundan sonra sadece Fikri diye yazacağım.)1939’un Aralık ayında Erzincan’ın Sarıkaya köyünde doğmuş. Erzincan depreminde yıkılan taş yığınlarının arasında doğduğunda, depremin üzerinden kırk gün geçmiştir. Büyüdükçe, evde hissettiği baba eksikliğini anladıkça, sorgu suale başlar. “Anne babam nerede?” Sorunun cevabı her defasında “Baban öldü yavrum,” olur. Neden bilmiyor, bu cevaptan hiçbir zaman tatmin olmamış. Aradan geçen yıllarda Erzincan’dan Mudanya’ya yaptıkları göçle birlikte “Babam nerede?” sorusu da onlarla birlikte göç eder. Annesi yeniden evlenir ama evlendiği adamdan hiç babalık görmediği gibi şiddet, öteleme ve aşağılanma içinde geçer yılları. Çoğu zaman eve gitmez, sokakta bulduğuyla karnını doyurur, bulduğu yerde uyur. Askere gittiğinde huzuru yakaladığını hisseder. Emir altında olmaktan, nöbet tutmaktan, anlamsız emir komuta zincirlerinden bir gün dahi şikâyet etmez. Yatacak yeri bulduğuna, yiyecek yemeği olduğuna şükreder. İlk izninde annesini görmek için Mudanya’ya gittiğinde, annesi hiç olmayacak bir şey söyler. “Oğlum, babandan mektup geldi,” öldüğü söylenen bir babadan gelen bu mektupla hikâyenin aslını öğrenir. Mutluluğunu tek cümleyle ifade eder. “Babam varmış benim.”

Bu adrese biraz sevinç, biraz sitem dolu bir mektup yazıp gönderir. Aradan geçen zamanda bir daha haberleşmemişler. İkinci asker izninde, babasını bulmaya, karşısına çıkmaya karar verir. Mektupta belirtilen adres Maraş’taymış. İstanbul’dan otobüse biner, elinde adres, sora sora babasının mahallesini bulur. Mansur Ali diyorlarmış ona. Yolda gördüğü yaşlı kadına adresi gösterip Mansur Ali’yi ve adresi sorar. Kadın bir kahvehaneyi tarif eder. Fikri, kahvehaneye vardığında duvar dibine çömelmiş, sigarasını derin derin çeken esmer bir adam görür. Babasını sormak için yaklaştığında, adam sigarasını yere atıp hızlı bir hamleyle bağırarak Fikri’yi kucaklar. “Oğluummm!” Neye uğradığını şaşıran Fikri donup kalır. Aralarında kısa bir diyalog geçer. “Nerden babam oluyorsun? Kimim ben biliyor musun?” “Oğlumsun sen, aynı bensin, biliyorum, oğlumsun sen!” “Mansur Ali sen misin?” “Evet, ben senin babanım.”  Sevinmiş… Öfke, nefret, intikam gibi duygulardan çok uzakta sevinmiş. Hikâyenin aslı astarını öğrenmiş Mansur Ali’den:

Fikri henüz annesinin karnındayken, asker kaçağı olan babası Erzincan merkeze gezmeye gitmiştir. Askeri inzibat kimliğini sormuş, asker kaçağı olduğu tespit edilince yaka paça tutuklanıp, askere alınmış. Ev ahalisi bir daha kendisinden hiç haber alamamış. Bir içtimada üst subayı tarafından ağır hakaretlere maruz kalınca, askerden kaçmayı kafasına koymuş. Kendisine hakaretler savuran subayı öldürerek Suriye’ye kaçınca, arkasında bıraktığı idam kararı peşini hiç bırakmamış. Ta ki 1950’de “devlet baba” tarafından çıkarılan genel affa kadar. Bunun haberini alan baba, yeni ailesiyle birlikte Maraş’a göçmüş. Bir bayramda memleketi Erzincan’a gelmiş, aklında hiç unutmadığı ama o güne kadar arayıp soramadığı hamile karısı ve cinsiyetini bilmediği çocuğunu bulmak gibi bir niyeti olmadan. Çarşıda gezerken köylüsü olan bir kadınla karşılaştığında, oğlu olduğunu ve Mudanya’ya göç ettiklerini öğrenmiş. Hemen bir mektup yazıp kadından onlara ulaştırmasını istemiş. Mektubun içine adresini de eklemiş.

Fikri, babasıyla birlikte onun yeni hayatını kurduğu eve gider. Varlıklarından haberdar olmadığı altı kardeşi ve babasının karısıyla tanışır. Babana karşı nefret hissettin mi diye sormuştum Fikri Usta’ya, “Olur mu öyle şey? Çok, çok sevindim babam olduğu için. Zaten hayat ona bedelini ödetmişti. Herkes kader kurbanı olabilir. Çünkü ben de bir kader kurbanıyım,” diye cevap vermişti.

Her ne kadar Fikri ve Mansur Ali’nin hikayesiyle Rüstem ve Sührab hikayesinin sonu birbirine benzemiyor olsa da, oğulların yaşadığı yalnızlık, önemsiz olma, ihmal edilmişlik duyguları, ne kadar da aynı sessizliktedir. Sührab’ın acı içinde ölümü beklerken bile bulduğu babasının sevincini yaşaması, kaderinin babası tarafından öldürülmek olduğunu dile getirmesiyle, Fikri’nin yaşadığı zorlukları babasına değil kaderine bağlaması ne kadar da etkileyici.

Diğer ortak yanlarını sorguladığımda asker, askerlik, kaçak, kahraman, öldürme gibi ifadeler karşıma çıktı. Yiğitlik, mertlik, fedakârlık kavramları üzerine de düşündüren Baba-oğul ikileminde kalıtımsal aktarımların etkisi de önemli bir yer tutuyor sanırım.

Hayatın sıradan akışında hoşgörüsüz, sert babalarla sık sık karşılaşıyoruz. Basılı yayın, televizyon programları ve internet ortamında karşılaştığımız kanlı baba-oğul kavgalarıyla, cinayet haberlerinde cinnet geçiren oğullar, babalarını öldürüyor. Baba mezara, oğullar hapishaneye düşüyor. Bunun Sührab versiyonunu duyup gördüğümüz de çoktur. Hikayelerimizde olduğu gibi çift taraflı trajedilerde babaların hatalarının bedelini, babalar ve oğulları birlikte öder önermesi iç acıtıyor.

Kırmızı Saçlı Kadın kitabında ana karakterin bir sorgusu, hepimizin sorgusu olabilir: “Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?”

Özlem Budak

Özlem Budak tüm yazıları:

https://pazartesi14.com/category/yazarlar/ozlem-budak/