Tossapol o zamanlar üniversitede öğrenciydi. On dört buçuk yıl öncesinden bahsediyorum. Beni yemekhanenin bahçesinde çalıların arasında bulmuş, görür görmez de sahip çıkmaya karar vermişti. Üç ya da dört aylığım o zamanlar. Az şirin değilim yani, böyle yumurtanın beyazı gibi bir şey. Haşlanmış yumurtayı soy, üzerine üç tane siyah nokta koy, al sana bebek Tokcay. Dayanır mı Tossapol’un yumuşacık kalbi bu tatlılığa. Eridi gitti hemen karşımda, asfaltın sıcağına karıştı, yok oldu oracıkta. O eridi ama erimeyen insan çok. Bunlardan birisi de yurdun cadaloz müdiresi. Öldürsen yine almaz bir köpeği öğrenci yurdunun kapısından içeriye. Bir sürü dil döküyor Tossapol ama ikna edemiyor müdireyi. Mecburen bahçede bırakıyor beni. Bağlıyor bir ağaca upuzun bir iple, üzerime de yağmurdan korunmam için derme çatma bir kulübe, gece gündüz oradayım. Yemeğimi, suyumu hiç eksik etmiyor. Öğlenleri geliyor, kontrol ediyor. Akşamları arkadaşlarıyla takılacaksa gün batmadan önce bir kere uğruyor, karnımı doyuruyor. Vurdumduymaz görünür ama sorumluluk sahibidir Tossapol, kafası rahat etmez yapılacak bir iş onun dikkatini bekliyorsa. Hem onun böyle sorumluluk sahibi olmasında benim payım da var denilebilir. Ne oldu? Neden şaşırdınız? Dönüştürülenin de bir gün kendisini dönüştüreni dönüştürebileceğini ilk defa benden duymuyorsunuzdur herhalde! Neyse, kalabalık konulara dalmayalım şimdi. Dalarsak çıkamayız bir daha su yüzüne. Bahçede kalıyorum evet, bir ağaca bağlıyım ve ufak bir çardağın altındayım. 

Yurtta kalan diğer öğrenciler de zamanla ilgi gösteriyorlar bana. Herkesin köpeği oluyorum kısa sürede. Ara sıra odasına çıkıyorum Tossapol’un tişörtünün altında saklanarak ama kalamıyorum geceleri. Şikâyet eden olur diye çok korkuyor bizim şapşal. Haksız da değil, en ufak bir rahatsızlık yurttan atılması için gerekçe olabilir. Gerçi bahçede olmam benim için daha avantajlı, hayatı anlama ve insanları gözlemleme açısından bulunmaz fırsat. Kim dost, kim düşman tek tek öğreniyorum. Bol bol havlıyorum cılız sesimle, kuyruk sallayıp kendimi sevdirtiyorum yoldan geçenlere. İpim de uzun, çoğu zaman unutuyorum bir iple sabit bir ağaca bağlı olduğumu. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu sorgulayacak kadar çalışmıyor kafam henüz. Yediğim önümde, yemediğim de önümde! Hayatım uyku, yemek ve bahçe içinde turlamaktan ibaret. Mutluyum kısacası, sevilmek de mutlu etmiyorsa bir canlıyı başka ne mutlu edebilir ki zaten? Yalnız bir sorun var, büyük bir sorun, az büyük değil, çok büyük bir sorun…

Kampüs içerisinde başıboş köpek çoktur. Her yerdeler, biliyorlar çünkü üniversite öğrencileri sever, aşını ve sevgisini paylaşmayı. Nerede bir gölgelik, nerede bir seyyar satıcı varsa mutlaka orada konuşlanmıştır üç beş türdeşim. Bir şekilde karınlarını doyuruyorlar buradaki köpekler. Dolayısıyla denge durumu sağlanana kadar kampüse yeni köpekler geliyor. Denge durumu dediğim de şu: aç gezeceksin, bulduğun anda üzerine abanıp yiyeceksin.  Kimse açlıktan ölmüyor ama kimse şişmanlamıyor da. Birilerini şişmanlatacak kadar bol gıda olursa mutlaka dışarıdan yeni köpekler giriyor kampüse. Kişi başına düşen gıda miktarı azalıyor böylece. Kıtlık baş gösterirse zayıflar –özellikle yeni doğanlar, yaşlılar ve hastalar- ölüyor, kişi başına düşen gıda miktarı artıyor. Yine de kampüs dışına göre daha rahat bir ortam var denilebilir çünkü kampüsün etrafındaki duvarlar bir çeşit caydırıcılık rolü oynuyor dışarıdakiler için. Kısacası, içerideki denge noktası dışarıdaki denge noktasından biraz daha yukarıda kaldığı için içerisi daha çekici oluyor. 

Neyse, bir gün yine Tossapol’un önüme koyduğu, içine acısız etli-eriştesuyu karıştırılmış haşlanmış pirinci yiyorum afiyetle. İçinde ufak tefek et parçaları da var. Dilim dans ediyor çorbanın içinde adeta, burnum etin kokusuyla sarhoş, kısa bacaklarımı dizginlemesem kabın içine düşeceğim. Dünya başıma yıkılsa o anda umurumda olmayacak, o derece geçmişim kendimden. İşte tam bu sırada kara bir gölge beliriyor yanı başımda. O da ne, kocaman bir siyah köpek. Yanıma kadar gelmiş, yemeğime göz dikmiş. Enayi miyim ben? Havlıyorum ama bana mısın demiyor! Benim sesim de incecik zaten, hevliyorum demeliyim belki de. Cüssesine güveniyor bu kara canavar. Üzerine doğru yürüyorum, şöyle iki adım geriye çekiliyor ama sonrası yok. Biliyor benim ona bir şey yapamayacağımı. Hoplasam zıplasam yine yetişemem boynuna. Etrafa bakıyorum yardım edecek birileri var mı diye ama kimsecikler görünmüyor ortalıkta. Sabah sekizle öğlen on bir arası öğrencilerin en yoğun, kampüsteki bahçelerin de en boş olduğu zaman dilimi. Vazgeçmiyorum ama, ufak tefek olsam da koruyabilirim yemeğimi. Hırlamaya, dişlerimi göstermeye, koşup koşup bu siyah köpeğin simsiyah yüreğine korku salmaya devam ediyorum. Sonra ne oluyorsa bir anda ensemde derin bir acı hissediyorum, ayaklarım yerden kesiliyor, dünya kafamın etrafında dolanmaya başlıyor. Havlamalarımın yerini bebek ağlamasını anımsatan tiz çığlıklar alıyor. İyk, iyk, iyk… Canım çok yanıyor. Hayatımda ilk defa ısırılıyorum, ilk defa bir yabancının dişleri deşiyor etimi. Nereden bileyim nasıl bir şey olduğunu acının, nereden bileyim bunun beni öldürebileceğini? Siyah köpek beni bahçenin öteki köşesine savuruyor. Neyse ki ipim var. Çok uzağa gidemiyorum ama yere düşünce zaten kafam bir tuhaf oluyor. Sanki tüm gücüm çekilmiş, damarlarımdaki kan donmuş, kaslarım kaskatı olmuş. Başım yerde, kulaklarımın arkasından sızan kan toprağa karışıyor. Siyah köpeği görüyorum o anda, benim yemeğime abanmış. Afiyetle midesine indiriyor et parçalarını, ağzının şapırdatışını işitiyorum olduğum yerden, dilini bir yılan gibi kıvırıp kapta en ufak bir et parçası bile bırakmayışını izliyorum. Sonra ağır ağır kararıyor her yer, önce erkenden akşam oldu sanıyorum ama değil, başka bir şey bu. Sanki karşımdaki köpek o kadar büyüyor ki beni, bahçeyi, hatta tüm kampüsü içine alıyor. Her yer kapkara oluyor. Zifiri bir karanlık, gözlerim açık olduğu halde hiçbir şey göremez oluyorum.  

Gözlerimi açtığımda Tossapol’un odasındayım. Etrafta beş altı tane öğrenci var, hepsi de şortlu ve gömleksiz. Köşede bir estireç var, uğultusu kulağımı tırmalıyor. Öğrencilerden biri gitar çalıyor, iki tanesi sözlerini tam bilmedikleri bir şarkıyı mırıldanıyor. Bir tanesi de camın kenarında kendisine acılı erişte hazırlıyor. Diğerlerinin sesleri geliyor ara ara, şakalaşıyorlar aralarında. Gözlerimi açıyorum ama yürümem olanaksız. Bacaklarım tutmuyor. Boynuma geçirilmiş beyaz bir koninin farkına o anda varıyorum. Arkama bakmamı engellemek için mi yapmışlar acaba, yoksa o siyah köpek hâlâ… Yok yok, Tossapol yanımdayken köpeğin ne işi var burada. Kafamın üstü müthiş kaşınıyor. Arka ayağımla kafamı kaşımaya çalışıyorum ama olmuyor. Koninin kaygan plastik yüzeyi engelliyor kaşınan yere ulaşmamı. Kafamı yere sürtmeye çalışıyorum, yine olmuyor. Ters dönüyorum, belki koninin üst kısmı kaşınan noktaya değer de azıcık da olsa orayı rahatlatır diye. Yok, kaskatı bir şey bu boynuma geçirilmiş olan. Öyle, mutfaktaki kullanılmayan araç gereçle yapılmış dandik bir şey değil, besbelli benim patilerimle yarama dokunmamı engellemek için tasarlanmış. Vazgeçmiyorum ama, olduğum yerde tepiniyorum çaresizce. Belki bir faydası olur, azıcık da olsa kafamın üzerindeki noktaya ulaşırım diye ümit ediyorum. 

Tossapol beni havaya kaldırıyor, kıçımın yerde daireler çizdiğini görünce. “Sana bir ad vermenin zamanı geldi.” diyor sevecen bir sesle. Sesindeki bayram havası karıştırıyor kafamı. Demek durum sandığımdan daha iyi. Yani bu ağrı, bu baş dönmesi, kafamın üzerindeki bit partisi… İyiye mi işaret bunlar, yoksa ölüyorum da Tossapol son bir gayretle beni kandırmaya mı çalışıyor? “Çok mu korktun o siyah köpekten?” diye soruyor sonra. Ne korkması, korku nedir bilmem ben, hiçbir zaman da öğrenmedim. O iri yarı kara belayı ilk gördüğümde biraz ürktüm, hepsi o kadar. İnsanlar korkmaz mı kendilerinden iki üç kat irilikte birisinin yanlarında bir anda belirişini fark etseler? Benim yerimde kim olsa donar kalırdı. Gitar çalan çocuk “Bırak hayvanı yere. Baksana şoka girmiş zavallı.” diyor. Bırakıyor Tossapol beni yere. Zorluyorum kendimi, titreyen dizlerime iyice yüklenerek ayağa kalkıyorum ama başım dönüyor. Bir iki adım atıyorum yalpalayarak, çok sonraları deniz kenarında göreceğim akşam güneşini karşılamaya çıkan yengeçler gibiyim. Düşüyorum hemen. “Adın Tokcay[i] olsun senin.” diyor. “Madem bu kadar ürktün, bu kadar ödün koptu.” Gitar çalan çocuk duruyor. “Ne dedin? Tokcay mı? Daha neler!”. Tossapol başını sallıyor hafiften. Beni tekrar yüzünün hizasına kaldırıyor, zar zor açık tuttuğum gözlerimin içine bakıyor. “Evet, adı Tokcay bundan sonra.” Gülüyorlar, adımın tuhaflığına mı yoksa benim narkozun etkisiyle iyice gevşeyen gözlerime mi bilemiyorum! Onlar gülüyorlar, benim midem bulanıyor. Onlar kahkaha atıyor benim içimde sert dalgalar yükseliyor. Sonra bir güç zorluyor midemi; karnımdan boğazıma, oradan ağzıma doğru bastıran bir kepçe, söküyor içimdekileri… Kasılarak kusuyorum Tossapol’un çıplak göğsüne. 

Kahkahaların dozu artıyor, odanın duvarları üzerime üzerime geliyorlar sanki. “Tokcay’dık, şimdi bir de grengcay[ii]  olduk.” diyorum kendi kendime. Tossapol şaşırmamış gibi duruyor öylece. En ufak bir şikâyet okunmuyor yüzünde. Ranzanın altındaki kutudan bir peçete çekip temizliyor göğsünden aşağıya sızan sarı kusmukları. “Kusabilir demişti veteriner. Narkozun etkisindenmiş.” Öğrencilerden birisi geniş bir minder uzatıyor bana doğru. “Al buraya yatır Tokcay’ını. Öyle havaya kaldırıp oyuncak gibi sallarsan olacağı budur. Bırak hayvanı uyusun. Kafasında dikişler var. En az on iki saat kendine gelemez zaten.” Uyuyorum sonra, deliksiz, derin mi derin bir uyku bu. Rüyasız, dalgasız; koyu bordo bir boşlukta kadifenin yumuşaklığına hafif hafif sürtünür gibi geziniyorum saatlerce. Kafamdaki koni bir hafta kalıyor ama iyi de oluyor. Bu sayede mikrop kapmıyor yaram, çabuk iyileşiyorum. Sonrasında yine gelsin havlamalar, gitsin koşturmacalar. Yurtta kalmama izin veriyor müdire hanım. Meğer minik bedenim yerde kanlar içinde yatarken müdire hanım görmüş beni, görür görmez de alıp veterinere yetiştirmiş. Sonra Tossapol’a sıkı sıkı tembihlemiş. “Veterinerin ücretini ben öderim. Sen meraklanma. Yavruyu da odanda besle bundan sonra. Rektörlüğe bir şikâyet gitmediği sürece ben korurum kollarım sizleri. Kimsenin ses edeceğini sanmıyorum zaten. Geceleri havlamasın yeter. Yurdun bahçesinde yaşayamaz bu hayvan. Bugün şanslı çıktı kurtuldu ama yarın başka köpekler saldırırsa kurtaramayız. Baksana nasıl delmiş senin köpeğin minicik kafasını o azgın dişleriyle!” 

İşte böyle oldu. Üzerinden neredeyse on beş yıl geçmiş bu olayın. Dün meydana gelmiş gibi anımsıyorum tüm ayrıntıları. Anımsamak değil ki hüner, kendine anlatabilmek, zaaflarını ve aptallıklarını kendine kabul ettirebilmek. Yıllar öncesinin Tokcay’ına bakarken onu küçümsememek, onu azarlamamak, onun vermiş olduğu kararları anlamaya çalışmak. Kendine yapılan her itirafta olmalı bu samimiyet, yoksa değerini yitirir anıları dile getirmek. Gerçeklikten uzaklaştıkça anlamsızlaşır ve boş lafa dönüşür. On yıl önce aklıma getirseydim bu anıları belki de pek çok şeyi anımsayamayacaktım. Utanacaktım kendimden, yaşadıklarımdan, bir zamanlar bu köyde gücüyle ve otoritesiyle herkese söz geçiren Tokcay’ın karizmasının çizilmesinden endişe duyacaktım. Oysa şimdi yaşlıyım, kimseyi takmama dönemimdeyim. Ne kaybedecek bir otoritem var ne de çizilecek bir karizmam. Dolayısıyla, hayatında ilk defa mayo giyip plaja gittiğinde sağını solunu çekiştiren, “Çok mu açtım?” endişesiyle gününü zehir eden genç kızların utangaç tavırları çoktan geride kaldı benim için. Çünkü on beş yıllık hayatımda öğrendiğim en önemli şeylerden birisi de şu oldu. Utangaçlığın, mağduriyetin ve alınganlığın nedeni açılan ve başkalarına görünen yerlerin değildir. Sakladıklarındır. Saklayacak bir şeyi olmayanın, içinde ezilmeye hazır bir ego beslemeyenin, kendisini sıradan birisi olarak görmekten gocunmayanın; utanacak, mağdur olacak, alınacak bir şeyi de olmaz. Ne var ki bu gerçeğin farkına varmak için yaşın ilerlemesi, hayatın üzerimden geçmesi gerekiyormuş. Öyle gözlem yaparak, insanları dinleyerek, kütüphane önlerinde uyuklayarak alınmaz bazı dersler. Bedeli yüksektir. Bir kere ödersin ve açılır gözünün önündeki perde. Sonrasında; başkalarından farklı olduğunu düşünerek, gelecekteki yarınlarının geçmişteki dünlerinden daha iyi olacağını hayal ederek geçirirsin ömrünün kalan saatlerini. Çok da yaşamazsın zaten bazı gerçekleri öğrendikten sonra. Yaşayamazsın, ağır gelir kimi gerçekler, uzun süre taşıyamazsın onları…

Ali Rıza Arıcan

* Yazarın “Tokcay’ın Son Günü” adlı romanının ikinci bölümünden alınmıştır.

[i] Şoke olmuş, ürkmüş, ödü kopmuş anlamında bir kelime. “Tok” düşmek, “cay” da kalp demektir. Korkudan kalbin yere düşmesi anlamına gelir.

[ii] Mahcup olmak. Tayca’da sonu cay (kalp) ile biten kelime çoktur.