Deprem gerçeği ile ilk yüz yüze gelişim 1 Ekim 1995’te, Dinar Depremi ile olmuştu. O zamanlar biz Ankara’daydık ama akrabalarımın çoğu Dinar’da yaşıyordu. Televizyon ve radyo kanalları binlerce kayıp olduğu haberlerini vermeye başladı. Cep telefonu yaygın değildi, ana haber kaynaklarına itibar etmek durumundaydınız. Ertesi gün tablo netleşmeye başladı, depremde doksan kişi hayatını kaybetti, yıkım ise korkunçtu, ilçede neredeyse sağlam, oturulabilir durumda ev kalmamıştı.
17 Ağustos 1999 günü sabaha karşı saat 03:02’de ise, tıpkı Hatay depremi gibi bu kez birçok il ve ilçemizi etkileyen Marmara Depremi’ne yakalandık. Bu depremde resmi kayıtlara göre 17 bin 480 kişi hayatını kaybetti, 43 bin 953 kişi yaralandı.
Gece saat üç olmasına rağmen uyuyamamıştım ve salonda kitap okuyordum. Galiba ağustos ortasındaki o gecenin nemli sıcağıydı beni uyutmayan. Altı gün evvel yirminci yüzyılın son güneş tutulması gerçekleşmişti. Çalıştığım üniversitenin bahçesine çıkıp önceden hazırladığımız gözlüklerimizle izlemiştik tutulmayı. Sonradan depremin habercilerinden birinin de bu tutulma olduğu rivayeti dolaştı, diye hatırlıyorum.
Önce buzdolabına iliştirdiğim kâğıdın gece sessizliğinde ancak duyulabilen hafif bir dalgalanmayla yere düştüğünü gördüm. Buzdolabı holdeydi, sesi duyunca başımı kaldırmış, salon kapısının aralığından kâğıdın uçuşunu izlemiştim. Ardından o dehşet verici ses geldi. Sanki yer altında dünyanın hükmedicisi dev bir boğa vardı ve artık uyanma vakti gelmişti. Öyle öfkeli öyle hırıltılı, öyle insanı korkudan alaşağı eden bir sesi daha önce hiç duymamıştım. Salonda oturduğum yerden fırlayıp holü geçip koridorda koşarken İstanbul’a taşınma kararım için kendime öfkeleniyordum. ‘‘Bitti, yaşam serüvenin buraya kadarmış. Oysa deprem İstanbul’a taşınma başlığını koyduğun listenin sağ tarafındaki eksiler sütunundaydı. Gördün mü başına geleni?’’ Yatak odasına ulaştığımda eşim uyanmış, sessiz bir anlaşmayla ben oğlumuzun beşiğine eğilirken, o yan taraftaki kızımızın odasına koşmuştu.
45 saniye ne kadar uzunmuş meğer. Depremin koridorda beni duvardan duvara savuran sarsıntısı ve korkutucu bir sesi olsa da şükür, biz iyiydik. O gece pek çok insanın hayatını artık hep eksik yaşayacağını, pek çoğu için hayatın artık zorluklarla dolu olacağını henüz bilmiyorduk.
Kendimizi apartmanın dışına attık. Yanımızda hiçbir şey yoktu ne bebek arabası, ne bebek battaniyesi, ne mama ne su kabı. Elektrikler kesilmişti, karanlıkta tekrar merdivenleri tırmandığımı, üzerime birden gelen cesaretle evde gereğinden uzun kalarak epeyce giysi, malzeme ve yiyecek topladığımı hatırlıyorum. Karşı komşumuzun yaşlı babası ise evinden hiç ayrılmadı. “Ev sağlam, gözümün önünde yapıldı, yapan ustayı da tanıyorum,” dedi ve ne evimizin önündeki kaldırımda sabahladığımız o gece, ne de AVM otoparklarının sıcak asfaltında sabahladığımız sonraki gecelerde evini terketmedi.
17 Ağustos gecesi depremin en çok nereleri vurduğunu bilmiyorduk. Ertesi gün felaketin boyutu ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Yalova ve Çınarcık’ta çoğu aynı müteahhide ait yapıların hatalı yapım, eksik, sağlıksız malzeme kullanımı gibi sebeplerden dolayı yıkıldığı haberleri gelmeye başladı. Yaz ayları genellikle çalışan ebeveynlerin çocuklarını yazlıklarda yaşayan emekli anne babalarına bıraktıkları aylardır. Pek çok anne baba, yaz tatili için öpüşe koklaşa büyüklerine emanet ettikleri yavrularına bir daha sarılamadılar. Evlat hasreti çeken çiftlerden biri de gazeteci-yazar Cüneyt Cebenoyan ve yazar Ayşegül Cebenoyandı. 2015’teki bir yazısında, ‘‘zaman tedavi etmez’’ diyen merhum Cüneyt Cebenoyan biricik oğlunu ve anne, babasını o gece kaybetmişti.
17 Ağustos ve 12 Kasım Düzce depremi ardında yürek burkan görüntüler bıraktı. Kolunda ekmekler, gözünde yaşlarla kadraja giren ihtiyar bir adamın fotoğrafı depremin sembolü olmuştu. Yaşlı amcanın ağlarken, ‘hep gençler öldü, gençler’ dediği aktarılıyordu gazete haberinde.
İstanbul Küçükçekmece’de sekiz katlı binanın enkazı altında, beton bloklar arasında boynu yan yatmış fotoğrafıyla hafızalara kazınan Ömür Kınay enkazdan sağ çıkabildi ancak tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu. Uzun bir tedavi sürecinin ardından başladığı üniversite, yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı, akademisyen olarak yaşamını sürdürmeye devam etti. Müteahhit firma ve ilçe belediyesine açtığı davalar ise yıllarca sürüncemede kaldı, hak ettiği sonucu alamadı. T24’ün 17 Ağustos 2020 tarihli gazetesinde, Ömür Kınay’ın Marmara Depremi’nin 21. Yılında İmar Barışı’na tepki gösterdiğine değinilerek şu sözlerine yer verilmişti; ‘‘Tedirginim. İstanbul kocaman bir şantiyeye dönüştü. Biz hiçbir şey yapamadık.’’
‘‘Deprem Dede’’ Ahmet Mete Işıkara’nın “Deprem olacaktır, bu bir gerçektir, hazır olun,” sözleri hafızalarımızda yer etti ama korkarım bugün de depreme yeterince hazır değiliz. Poseidon’un üç dişli yabasıyla yerleri sarstığı günler umarım gelmez, gelir ise de o günler bu coğrafyada yaşayan insanların deprem gerçeğine hazır olduğu günler olur.
Oya Öztürk Kaya

Oya Öztürk Kaya tüm yazıları:
