Eylül’ün son günleri, hava ılık, hafif rüzgârlı bir gün. Feshane’ye gitmek için arkadaşlarımla Kadıköy iskelesinde buluşmak üzere sözleştik.
14 ES Esenşehir-Kadıköy — Kadıköy’e gitmek için evimizin karşısındaki duraktan bindiğim otobüste en arka dörtlü koltuklardan birine oturdum. Karşımda oturan iki gencin konuşmasını olduğu gibi duyuyordum, dizlerimiz neredeyse birbirine değecek mesafedeydi. Biri “Okula yakın bir ev bulamadım, her gün bu yolları çekmekten yoruldum artık,” derken, diğeri de “Ben de ileride Erenköy, Göztepe tarafında oturmak isterim, oralarda oturunca insanın hayatı kurtulur,” dedi. İçimden neden, diye düşündüm.
Bulgurlu Metro durağında epey inen oldu otobüsten. Libadiye Caddesi üzerindeki Emaar AVM durağında da çok sayıda binenler olunca yine doldu otobüs. Göztepe köprüsündeki durak, her zamanki gibi günün orta saati de olsa iş çıkışı kadar kalabalıktı. Ön kapının dışında orta ve arka kapıdan binenlerin akbilleri elden ele ön tarafa gönderildi. İstanbulkart’ları geri gelmeyenlerin bağrışmaları uzun sürmedi neyse. Sonrasında otobüstekilerin yarısı, eski adıyla SSK Göztepe Hastanesi, yeni adıyla Prof. Süleyman Yalçın Hastanesi durağında inince biraz rahat nefes aldık. Marmara Üniversitesi durağında öğrenciler boşaltı aracı. Karşımdaki gençler de indiler.
Yan sırada, elinde katlanmış beyaz bastonla oturan kadın, yanı başında ayakta duran kadına birazdan ineceğini söyledi. Önce çantasından cüzdanı çıkartıp elindeki İstanbulkart’ı içine koydu, sonra güneş gözlüğünü çıkarıp taktı ve gözündeki diğer gözlüğü çantasına yerleştirdi. Henüz durağa gelmeden katlanmış bastonunu açıp kapıya doğru yöneldiğinde başka yolcu ona yol verilmesini istiyordu. Oysa onun yardıma ihtiyacı yok gibiydi.
İki arkadaşımla Kadıköy rıhtımında buluşup yeni yolcu gemisine bindiğimizde güvertede yer yoktur diye giriş katında oturmayı tercih ettik, havasız da olsa katlandık. Yeni model gemilere pek alışamadım hala. Benim gibi arkadaşlarım da beğenmiyormuş bu gemileri. Güverte kısmı küçücük. Eski vapurlar daha büyük ve rahattı, dış kısmı daha ferahtı diye, konuştuk. Hatta oturma gruplu ortada sehpası olan salonları da vardı o vapurların. İstikametimiz Feshane olunca yol boyu konumuz da orası oldu. Meğer arkadaşımın annesinin büyükannesi İngiliz İşgali zamanında Feshane de çalışmış. Çalıştığı dönemde işgalci askerlerin atlarla oraya gidip taciz etmelerinden rahatsız oldukları için yüzlerini toprakla sıvayarak gizlediklerini anlatırmış, büyük ninesi onlara. İşgal dönemi deyince demek çok eski diye düşündüm. Tabii dedi arkadaşım; “1833’te şimdiki yerine taşınmış ve ilk tekstil fabrikasıymış, battaniye bile diktiklerini duydum” diye ekledi. Sohbete öyle kapılmışız ki Eminönü’ne vardığımızı iskeleye yanaşınca anladık. Tramvaya binince kaç durak gittik hatırlamıyorum ama Feshane durağında indiğimizde hemen yakınındaydı bina, yani “Artİstanbul Feshane.” Yeni adı böyle olmuş artık. Bazı arkadaşlar gibi benim de ilk gidişimdi.

Yapılan restorasyonla bambaşka bir alana dönüşen Çağdaş Sanat Müzesi olan mekânın içi çok büyük ve tüm eserler eşsizdi. Her birini tek tek incelemeye kalksan saatlerce çıkamazsın oradan. Sürrealist çalışmalar da vardı, içlerinde anlamakta zorlandığım resim, heykel ve objeler de oldu. Sanatçılar iç dünyalarını ve hünerlerini çok güzel ortaya koymuşlar.

Kütüphanenin büyüklüğü de ilgimi çekenler arasında. Kütüphane ve kafeteryaya giden koridorun ışıklandırılması çok hoştu, fotoğraf çekmemek olmazdı. Yorulunca nefeslenmek için kütüphanede masa bulup oturduğumuzda tarihçesi ile ilgili broşürlere baktık. 1893 yılında Chicago’daki sergide, fabrikanın ürettiği yünlü kumaş ve fesler ödül almış. Bir dönem de halı dokuması yapılmış. Çoğumuz yeni öğreniyorduk bazı bilgileri. Çanakkale Zaferi döneminde, Talat Paşa’nın Atatürk’e hediye ettiği halı da Feshane’de üretilmiş. Tarihçede en çok ilgimi çeken de 1953 yılında fabrikada çalışanlar kadınların sayısının 389 kişi olmasıydı.
Keyifli gezimiz sonrasında arkadaşlarımla Eminönü’nde ayrıldık. Üsküdar’a geçmek için bindiğim gemide güverteye çıkayım dedim ama ne koltuklar da ne de ayakta yer vardı. Çeşitli dillerde konuşan o kadar çok kişi vardı ki kendimi yabancı gibi hissedip içeriye geçtim. Oysa martılarla beraber yolculuk yapmak istemiştim. İskelede indiğimde arabaların gürültüsü beni metroya yöneltti. Yer üstü trafiğini çekmektense, yer altından gitmek zaman tasarrufu oluyor.
M5- Üsküdar/Çekmeköy Hattındaki trenin hareket edeceği anonsuyla kendimi ilk kompartımanda buldum. Daha oturur oturmaz insanların çoğu otomatik şekilde ellerini ceplerine ya da çantalarına attılar. Deve kuşu misali boyunları önde telefonlarla meşgulken birkaç kişinin kitap okuduğunu görmek hoşuma gitti doğrusu. Belki elinde telefonu olanlar da bir şeyler okuyordu, benim PDF kitap okumam gibi. Bazen de özellikle uzun yol gittiğim zamanlar telefonumdaki fotoğrafları silmekle meşgul olduğumu düşününce “ön yargılı olma” diye kendimi uyardım. Daha önceleri yer altında internete bağlanıldığında misliyle radyasyona maruz kalındığını duymuştum. İnternete bağlananlara zararı da cabası.
Karşımdaki genç Selçuk Baran’ın “Anaların Hakkı” adlı öykü kitabını okurken, yanındaki kadın kucağındaki çocuğuna vermiş telefonu, oynadığının oyunun sesi bangır bangır. Annenin rahatlığı beni rahatsız etti, kadının sanki kulakları tıkalı gibiydi. Ayaktakilerden birisi uyarınca sesi kısıldı sonunda.
Yanımda oturan dede torunun telefonsuz diyaloğu da daha çok hoşuma gitti. Sonradan fark ettim, Feshane de onları uzaktan görmüştüm, hatta çocuk ne anlayabilir diye geçirmiştim içimden. Çocuk sekiz yaşlarında, durup durup bozuk plak gibi dedesine, ön camdan bakmak istediğini söylese de dedesi olmaz dedi. Dışarısı karanlık ne göreceksin ki, hem hareket halinde düşersin dedikçe çocuk meraktan onu duymuyordu sanki. Dede elindeki çantadan çikolata verdi belli ki oyalamak istedi. Çocuk yiyip bitirince yine cama gitme isteğinden vazgeçmedi. Sonunda çocuğun fendi dedeyi yendi. Bir müddet orada durup tam dönerken trenin savrulmasıyla dengesini kaybedip düştü. Korkulu bakışlarıyla dedesi kızmasın diye sanki özür diler hali vardı. Neyse ki dizindeki küçük sıyrıkla hemen kalktı. Bir yandan da “dede sürücüsü yok, sürücüsüz nasıl gidiyoruz? diye oturdu dedesinin kucağına. Başladı sorguya, bundan önce bindiğimiz hani suyun altından giden tren de sürücü vardı değil mi, bunda niye yok? Feshane’de duvarda asılı tablolar arasında eski tren fotoğrafları görmüştük seninle. Deniz altından trenle geçeceğiz dediğinde önce korkmuştum ama korkacak bir şey de yokmuş, bu tren sürücüsüz nasıl gidiyor? Dede söylesene diye sıkıştırdıkça adam bilmem oğlum araştırırız, diye geçiştirdi. Çanakkale’ye dönünce bugün yaşadıklarımın hepsini arkadaşlarıma anlatacağım, en çok da bu sürücüsüz yer altı trenini derken heyecanı tüm bedeninden okunuyordu. Bizim orada da böyle tren olsa ne iyi olur değil mi? Dede, derken ben indim. Sürücüsüz tren de karanlığı yararak gözden kaybolup gitti. Çocuğun yüzü kaldı gözümün önünde.
ÖZLEM GEMİCİ
Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :
Tramvaydan Marmara’a Serap Alsırt
Otobüsten Gelen Kısmet – Oya Engin
Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir
