Genç kız ana duraktan otobüse bindiğinde ikili boş koltuklardan birinin cam kenarında olanına oturdu. Yolu uzun, güzergâh keyifliydi, bu yüzden yolculuk boyunca çevreyi izleyerek gideceği için sevinirken, yanı başındakinin “Kızım sen buraya geçsen de ben oraya otursam,” diyen sesiyle irkildi. Alnında ince bir ter tabakası oluşmuş, tahta bastonunu tutan şişman eli lekeli yaşlı bir kadın belirmişti yanında.

Genç kız, “cam kenarını kaptırdık,” diye içinden geçirerek istemeye istemeye yan koltuğa kaydı. İçerlek koltukta oturmak istemesinin gerçek sebebi koridor kısmında ayakta duran yolculardan bazılarının sevimsiz dokunuşlarıydı. Gerçi son zamanlarda bayağı azalmıştı bu olaylar ama yine de huzursuzlanıyordu.

Yaşlı kadın yüzünde beliren sevinçli bir tebessümle dualar mırıldanarak genç kızın kalktığı yere oturdu. Öyle şişmandı ki; koltuğa zar zor sığdı, bastonsuz eliyle taşıdığı market poşetini bacaklarının arasına sıkıştırıp ardına yaslandı. Diğer yolcularının da duyabileceği kadar derin nefes alıp verirken başındaki tülbenti el çabukluğuyla çözüp iki tarafını kulak arkasına sıkıştırdıktan sonra el oyası menekşelerin olduğu ucuyla terini sildi. Oturduğu yerde birkaç kere kıpırdandı, koltuğa iyice yerleşti. Sonra eğilip poşetini hışırdata hışırdata karıştırdı. Poşetin içinden uzun bir tespih çıkarıp çekmeye başladı. Bütün bunları öyle doğal öyle rahatlıkla yapıyordu ki sanki otobüste değil de evinin bahçesinde oturuyor gibiydi. Sonra sakinleşti. Solukları normale döndü. Otobüs bu yaşlı kadının sakinleşmesini bekliyormuş gibi yavaşça hareket ederek ilerlemeye başladı.

Birkaç durak sonra yaşlı kadın tespih çekmekten vazgeçti, genç kıza doğru dönerek sordu.

“Nerelisin evladım sen?”

Genç kızın iç sesi hınzırca gülümsedi. İnsanlar birbirlerinin nereli olduğunu neden merak ederler? Bir yere ait olmak neden bu kadar önemlidir? Konuşma bahanesi neden hep bu nerelisinin gölgesine sığınır? Sorular uçuştu beyninin içinde.

“İstanbul teyze,” diye cevapladı belli belirsiz.

“Aslınız neresi, nereden gelmişsiniz bu ellere?”

İç sesi hırçınlaştı. İskandinavya’dan demek geldi içinden. Ama hemen utandı, söylemedi. Yaşlı bir kadınla alay etmek gibiydi. Oysa hiç tercih etmediği bir şeydi bu. İçini bir sıkıntı kapladı. Durum kendini belli etmeye başlamıştı. Az sonra “Evli misin?” diye soracaktı. Esas o soru onu bitiriyordu. Bu kez biraz yüksek sesle cevapladı.

“Hep buradaymışız teyzeciğim. Dedelerim, onların dedeleri. Öncesini bilmiyorum,” dedi.

“Göçmen misin ?”

Ben ne diyorum, o ne diyor diye hayıflandı iç sesi.

“Bilmem. Belki.”

“Göçmenlere benziyorsun sen. Rengin beyaz.”

Bu beyaz ten rengi çocukken başını çok ağrıtmıştı. Annesi babası ve erkek kardeşi esmer ama o açık tenliydi. On iki yaşında yeni taşındıkları mahallenin genetik bilimci teyzeleri bu durumu enine boyuna tartışıp, eldeki en önemli bilgi olan bu beyaz ten sayesinde onun evlatlık olduğuna karar vermişlerdi. İçinde gülme isteği uyandı. Çocukken dert ettiği bir şey şimdi ona ne kadar komik geliyordu.

“Kaç çocuğun var?”

Beklenen sorulardan en acımasızı geldi. “Kocayı da soracak şimdi,” diye mırıldanarak derin bir nefes aldı. Uydursa mıydı bir tane? Şöyle havalı bir mesleği olan. Yaşlı kadını etkileyecek cinsten.

Düşüncelerinden utandı. Aman neler düşünüyorum ben ya? Yaşlı bir kadın o. Sohbet etmek istiyor belli. Kuantum fiziğini soracak değil ya! Veririm bir cevap kurtulurum dedi iç sesi.

Yok, beceremedim. Bu lanet dünyaya bir çocuk da ben getiremedim dedi içinden. Alamadım kimseyi uzun süreli hayatıma demeyi düşündü. Vazgeçti. Bekârım deyince “Vah vah!” diyenler geldi gözünün önüne.

“Çocuğum yok benim,” dedi.

Yaşlı kadın bir süre genç kızı seyretti. Müşfik bir edayla sordu. “Olmadı mı kızım?”

Olmuştu. Bir sürü çocuğu olmuştu. Hâlâ da oluyordu. Hayatına dokunduğu, habersizce yaşamlarına konuk olduğu, ilgilendiği, eğittiği…

“Evlenmedim teyze, ondan olmadı.” Yavaş sesle söylemeye çalıştı, serzenişte bulunuyormuş gibi görünmek istemedi. Özel şeylerdi bunlar. İnsanların sadece kendilerini ilgilendiren, başkalarının bilmesi gerekmeyen şeyler. Ama insanlar bu konuları deşmeyi seviyordu. Yaşlı kadının yüzünde şaşkın bir ifade oluştu.

“Ah güzel evladım, akça pakçasın. Niye ki?”

Konuyu değiştirmek için bu kez o sordu. “Nereye yolculuk teyzem?”

“Topkapı. Oradan bir daha bineceğim. Torunum geldi Almanya’dan. Onu görmeye gidiyorum. Ayran çorbası yaptım. Çok sever.”

Bacaklarının arasına sıkıştırdığı poşeti işaret etti, gülümseyerek. Poşete torununa bakar gibi bakarken sorularına devam etti.

“Mektep okudun mu sen?”

“Okudum.”

“Kaça kadar okudun?”

“Sonuna kadar.”

Yüzü aydınlandı yaşlı kadının. “Babam bizi köyde üçüncü sınıfa kadar yolladı. Sonra aldı mektepten.” Birden başka konuya geçti. Genç kızın kulağına doğru eğildi, bir sır verir gibi fısıldadı. “Senin koltukta oturamıyorum ben, gelen geçen değiyor.” Genç kız, konunun değişmesinden memnun olarak tebessüm etti.

“Biz de rahatsızız sırt sırta, tanımadığımız insanlarla birbirine değerek gitmekten, ama ne yapalım?” 

Şoförün sesi duyuldu. “Boşluklara ilerleyelim. Kapı önünde bekleme yapmayalım.” Kalabalık belli belirsiz dalgalandı ama kimse yerinden kıpırdamadı.

Ayakta yaşlı bir adam gördü. Ön sırada oturan çocuklu kadın telefonuyla meşguldü. Yanındaki koltukta oturan küçük çocuk da elindeki gofreti sağa sola sürerek yiyordu.  

“Hanımefendi, çocuğu kucağınıza alsanız,” dedi nazikçe.

Acemice yapılmış göz makyajının gölgelendirdiği gözlerini telefon ekranından çevirerek genç kıza baktı, “Çok biliyorsan sen kalk yer ver,” dedi.

Tam haddini bildirmek üzereyken yaşlı kadın kolunu dürtü. “Gelinimin abisi var. Karısı geçen yıl öldü. Hali vakti de yerinde. Biraz yaşı var ama ister misin?”

Yaşlı kadın ona koca bulmuştu. İşte kısmet Yemen’den, Bağdat’tan, otobüsten her yerden gelebiliyordu. Çevresine bakındı, amca gözden kaybolmuştu, yaşlı birini daha aradı kalabalığın içinde. Oturduğu yerde uyuklayan delikanlının koltuğunun tam yanında ayakta biri vardı.

“Hanımefendi! Siz buraya oturabilirsiniz, ben iniyorum,” diye seslenerek yerinden kalktı. Çantasının askısını omzuna takarken yaşlı kadınla vedalaştı. Yaşlı kadın ısrarcıydı. “Telefonunu verseydin kızım, bak Mücahit çok iyi adamdır, rahat edersin.”

Oya Engin

Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :

Tramvaydan Marmaray -Serap Alsırt

Sürücü Nerede – Özlem Gemici

Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir

Kısa Bir Yol Öyküsü -Lüsan Bıçakçı

Sıradan Bir Gün – Aydanur Atamdede