“Dalından düşen sessiz
bir yaprağın
sesiydi sessizliğin”
Ahmet Güler
Akşamüstü olduğunda şehrin dışında bir sığınağım vardı benim. Şimdi artık kullanılmayan bir tren istasyonu. Tanımlanamaz bir giz çekerdi beni oraya. Güneşin ışıkları kirli kırık camlarında desenli yansımalar oluştururdu. İçeriye rüzgârın uğultusu girer, boş zeminde, tahtaları çıkmış kanepelerin arasında dolaşırdı. Duvarları dökülmüştü. Gri-kahverengi boyaların arasından yer yer kirli beyaz zemin görünürdü. Çoğu kez dışarıdaki eski bankta otururdum. Hava soğuk olduğunda atkıma sıkı sıkı sarınarak, o tozlu, terkedilmiş bekleme salonunda bir yere ilişirdim.
Eskiden buranın albenisi vardı. Yüksek tavanından sarkan sanat eseri avizeler, duvarlarında tablolar, yerlerde desenli pırıl pırıl mermerler… Pirinç oymalı bilet gişesinin ardında gülümseyen, bıyıkları kırlaşmış bir biletçisi vardı. Kasketli, koyu gri elbiseli, omuzları apoletliydi. Yerlere kadar uzanan renkli giysileri, şık paltoları, baston ve eldivenleriyle bekleyen yolcular vardı. Birbirlerini tanır gibiydiler. Durağan sohbetler, zarif baş eğmelerle selamlaşmalar, fısıltılar dolaşırdı salonda. Sonra bir düdük sesiyle acelesiz, vagonlara doğru yürürlerdi. Vagonlar yolcuları alır, iki tarafı ağaçlıklı demir yolu boyunca ilerlerken tekerleklerin ritmi giderek hızlanır, tren yeşil-mavi, huzurlu bir yere doğru uzaklaşır giderdi. Öyle anlatırlardı.
Yine de bir tuhaflık vardı. Neden hiç çocuk yoktu? Yoksa tüm bu anlatılanlar naif bir masalın zamanda bir kesiti miydi? Neden kulaktan kulağa böyle yayılmıştı? Bunu hiç kimseden öğrenemedim. Bu yabancı şehirdeki terkedilmiş istasyon yalnızca insanlardan uzak, sakin, huzurlu bir köşeydi benim için. Artık ne bir treni ne ziyaretçisi vardı. Ben de gelip geçiciydim burada. Zamanda ve mekânda geçici…
O akşamüstü yine sığınağıma doğru yürüdüm. Batan güneşin kızıl ışıkları istasyonun kirli kırık camlarında parlıyor, hafif bir esintiyle düşen yapraklar yerde sarı-kırmızı-kahverengi bir renk cümbüşü oluşturuyordu. Sonbaharın hüznüne dalmış ve renkleriyle büyülenmiş şekilde banka oturdum. Güneş uzaktaki ağaçların arkasında kaybolmaya başlamıştı. Dallarda dolaşan esinti giderek kuvvetlendi. Kalmakla gitmek arasında bir an kararsız kaldım. Sanki soğuk bir rüzgâr fırtınaya dönüşmek üzereydi. Gökyüzü karardı. Şiddetli bir yağmur geliyor gibiydi. Toparlandım. Gitmeliydim.
Birden artan karanlığın içinde uzaklardan gelen bir tren belirdi. Yavaşladı. Peronda durdu. Sessizdi. Düdüğü çalmıyordu, çarkları dönmüyordu. Makinisti yoktu. Öylece süzülüp gelmişti. Pencereleri açıktı. Pencerelerinden bakan çocuklar vardı. Sarı saçları örgülü kız çocukları, esmer erkek çocukları, kâküllü çekik gözlü çocuklar, her yaştan çocuklar… Pencerelerde durmuş, öylece bakıyorlardı. Birileri onları bulsun diye, ya da birilerini bulmak için bakıyorlardı. Yüzleri soluk, gülümsemeleri kayıptı. Gözleri karanlığı deler gibi, yüzleri bir bilmeceyi çözer gibi, elleri birilerini arar gibi çocuklar. Çocuklar. Kayıp çocuklar. Belki de ölü çocuklar. Yaşayıp yaşamadıklarının ayırdında olmayan çocuklar. Tren sessizce bekledi. Belleğe saplanan bir bekleyişti bu. Sonra çarkları yavaşça dönmeye başladı, geldiği gibi karanlıkta kayboldu gitti.
Gidişiyle birlikte soğuğu, rüzgârı, esintiyi de götürdü. Orada öylece kalakaldım. Hayalet bir trenin kayıp istasyonlarında anne babalarını arayan çocuklar. Gözleri boşluğu yaran çocuklar. Dünyanın boşluğu içinde duracak ve inecek yeri olmayan çocuklar. Hiç büyümeyecek, sevgiyi tadamayacak, bir kedi yavrusunu kucaklayamayacak, gerçek bir arkadaşa sarılamayacak, “şeker yiyemeyecek” çocuklar… Kim bilir dünyanın kaç yerinde terkedilmiş istasyonlardan geçen sessiz trenler, birbirlerini arayan anne babaları ve çocukları taşıyordu.
Usulca kalktım. Etrafıma baktım. Kimseler yoktu. Vurgun yemiş gibiydim. Hiç aklıma getirmediğim kayıpların, umursamazlığın, çaresizliğin, bir çocuk saflığının ve körlüğün beynimdeki çarpışması dayanılmazdı. Gücüm kuvvetim tükenmişti. Eve dönmeliydim. Başım önümde, hayalet trendeki çocukların boşluğu delen bakışları beynimin kıvrımlarında, istasyondan ayrıldım. Bir kaç adım sonra başımı kaldırdığımda, bir köşede hareketsiz bekleyen karaltıyı fark ettim. Yaklaştıkça yaşlı bir adam seçer oldu gözlerim. Başında tozlu siyah fötr şapkası, yüzü kırışıklar içinde, eski paltosuna sarınmış, bastonuna dayanmış, bana bakıyordu. Feri kaçmış mavi gözlerinde bir ışık yanıp söndü. Bir sırrı paylaşır gibi sordu.
“Sen de gördün mü onları?”
“Evet gördüm.”
“Her yıl bu zamanda geçerler. Herkese görünmezler. Kimseye söylemedim. İnanmazlar ki…”
Yüzümü aklında tutmak ister gibi baktı. Sonra arkasını döndü, yavaş adımlarla uzaklaştı. Peşinden gidemedim. Seslenemedim. Silueti küçüldü, kayboldu.
Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :
Toplu Taşıma mı dediniz -Füsun Uzunoğlu
Herşeye Rağmen Var Olmak – Işın Güner Tuzcular
Temizlikçi Kadınların Otobüsü – Hamit Ergüven
Tramvaydan Marmaray’a – Serap Alsırt
Otobüsten Gelen Kısmet – Oya Engin
Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir

Derste okuduğunuzda da çok sevmiştim, dili, anlatımı çok güzel, kayıp çocuklar, gizemli tren de çok etkileyici. Elinize sağlık.
Çok teşekkür ederim. Yorumun benim için çok değerli.
Çok etkileyici bir öykü olmuş Füsun Hanım
Çok teşekkür ederim 🙏⚘️