Belki de askerlikten beri ilk defa bu kadar uzun yola çıkacaktı. Bitireli neredeyse on beş yıl olmuştu. Asker arkadaşı olan Hüseyin’den terhis olurken memlekete dönüş için aldığı 40 lira parayı bugüne kadar yollarda araba tutuyor diye onca yolu kat etmeyi göze alamadığı için gidip de bir türlü ödeyememişti. Bu nasıl bir hastalıksa, kendi kasabasına gidene kadar yolda midesi kalkıp kusuyordu.
Ancak geri verilmesi gereken bu ödünç para onu rahatsız ediyor, gece gündüz aklından çıkmıyor hatta rüyalarına giriyordu.
Artık arkadaşını gidip köyünde bulacak ve parayı ona verecekti. Arkadaşı, İzmit’in Kandıra kazasının bir köyünden olduğunu söylemiş ama köyün adını birkaç yıl sonra unutmuştu. Seneler sonra belki de vicdan azabının baskısıyla bir gün hatırlayıverdi.
Salih anasız, babasız büyümüş olduğundan askerde para göndereni pek olmamıştı. Terhis olduğunda memleketine dönecek parası kalmamıştı. Hüseyin’le çok iyi arkadaştılar. Onun durumu iyi, anası babası sağ olduğundan parasızlık çekmiyordu. Salih’e de dönüş parasını o vermişti.
Salih kendi köyünde ustalık yapıyordu. Eh! Çok şükür artık durumu iyi sayılırdı. Ama ne olursa olsun o parayı şimdiye kadar çoktan vermiş olmalıydı. İşte artık o gün gelmişti ve hayırlısı ile arkadaşını bulacak ve parayı geri ödeyecekti.
O gece ustanın yedi yaşındaki küçük oğlu Cemil’in sevinçten, heyecandan gözüne uyku girmedi. Yarın babasıyla birlikte o da gidecekti. Arabalara binecek, hiç bilmediği yerlere gidecek, hiç tanımadığı insanlarla karşılaşacaktı. Sabahı zor edip bayram çocukları gibi erkenden kalktı. Ona yeni, temiz giysiler ve ayakkabılar hazırlamışlardı.
Salih Usta, akşamdan kahvelerin önünde köyün postası olan Fetullah’ın Austin marka burunlu otobüsünden bir şişeye hortumla benzin çektirmişti. Şişeyi dikkatlice dikip kontrollü bir şekilde bir kaç yudum benzin içti. Çocuğa da içirdi. Benzin içince araba tutmuyormuş diye bilgi almıştı.
Köyden otobüse binip kasabaya geldiler. Gerçekten kendisini de çocuğunu da araba tutmamıştı. Kasabadan burunlu şehirlerarası İstanbul otobüsüne bindiler. İzmit’te ineceklerdi. Muavin onları tam da tekerlek üstüne oturttu. Salih: “Çocuğu araba tutuyor tekerlek üstüne oturmasak iyi olurdu,” dedi. Muavin de: “Yalova’da inecekler var orada değiştiririm,” dedi.
Yalova’ya kadar o yokuşlu ve kıvrımlı yollara rağmen kusmadan geldiler. İnenlerin yerine binenler olsa da muavin yerleri ayarlayıp ustayı ve oğlunu iyi yere oturttu. Ancak yedi yaşındaki çocuğu idare etmeyip ondan da para aldı.
Cemil’in otobüste uykusu geliyor fakat hiçbir anı kaçırmamak için uyumuyordu. Gözleri sağda solda, kafasını sürekli öne, arkaya, yanlara çeviriyordu. Babası, “Hep öne ve ileri bak o zaman araba tutmaz,” diye uyarıyordu onu.
Başka kasaba ve köylerden geçtiler. Denizi görünce çok şaşırdı. Karşı yakasına bakıp “Dünya çok büyük ve kalabalık,” diye geçirdi içinden.
İzmit’te indiklerinde öğleye doğruydu. Hiçbir yer bilmiyorlardı. Fakat sora sora Bağdat bulunurmuş deyip Kandıra arabalarının kalktığı yeri buldular. Bir otobüse binip Kandıra’ ya vardıklarında vakit öğleni geçmişti. Usta, bir camiye girip öğle namazının sadece farzını kıldı. Çocuk cami avlusunda bekledi.
Acıkmışlardı. Park gibi bir yerde bir ağaç dibine oturup heybenin gözünden karısının hazırladığı haşlanmış yumurta, keçi peyniri, zeytin ve köy ekmeğinden oluşan nevale çıkısını açıp karınlarını doyurdular.
Şimdi mesele o köyü ve oraya gidecek arabayı bulabilmekti. Yine sorarak o köye açık kasalı bir kamyonun gideceğini öğrendiler.
Kamyonun şoför mahalli tutulmuştu. Mecburen kamyonun kasasına bindiler. Kasada başkaları hatta bir kaç keçi ile koyun da vardı. Kamyon hareket ederek köyün yolunu tuttu. Toprak şose yoldu. Yağmur yağmış yolda çukurlar açılmıştı. Toz toprak içinde sallanarak, hoplayıp zıplayarak kamyonun kasasında ilerliyorlardı. Bir ara mideleri bulandı; kamyonun kasasından dışarı sarkarak yola kustular ve bir parça rahatladılar. Rüzgârdan korunmak için kasanın içine çöküp sindiler.
Salih köylülere Hüseyin’i sordu. Adamlar köye varınca evini göstereceklerini söyleyince arkadaşını bulacağından iyice emin olmuştu. Şimdiden heyecan sarmıştı.
Nitekim köye ulaştıklarında bir köylü onları Hüseyin’in evine kadar götürüp Avlu kapısını açıp “Hüseyin!” diye bağırdığında bir fino köpeği onları havlayarak karşıladı. Avlunun içindeki evden yaşlıca bir kadın çıkıp:
“Hüseyin tarlada otları balya yapıyo. Naapçanız Hüseyin’i?” dedi.
“Bak size misafir geldi. Hüseyin’i soruyo.”
Kadın adamla çocuğa baktı, “Kimmiş o misafirler?”
Salih:”Tiyze ne zaman gelir Hüseyin?” dedi.
“Çoka varmaz, yakında gelir.”
“O zaman biz kahvede bekliyoz. Sen haber ver!” deyip evin önünden ayrılıp kahveye geldiler.
Salih köyün camisinde ikindiyi farzladı, yine. Kahveye geçip oturdular.
Hüseyin tarladan dönüp eve geldiğinde annesinden çocuklu bir misafirin geldiğini öğrenince merakla kahveye koştu. Köşede bir adam ve çocuk oturuyordu. Daha dikkatli bakınca Salih’i hatırlayıp tanıdı.
“Yav Salih sen misin? Kardeşim benim.” diyerek Salih’i kucakladı. “Hoş geldin, sefalar getirdin. Nasıl buldun sen beni?”
İkisinin de gözleri yaşardı. Kolay değil, usta birliğinde üç buçuk sene birlikte kalmışlardı.
“İsteyen bulur be Hüseyin. Bak! Nasıl buldum seni? Şükür kavuşturana.”
“Vallahi hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Hadi! Hadi eve gidelim.” dedi Hüseyin.
Üçü kalktı. Karadeniz esintileri taşıyan evlerin arasındaki yollardan geçerek eve vardılar.
“Ana! Ünzile!” diye seslendi. “Bakın misafirlerimiz var. Bu Salih. Benim askerlik arkadaşım. Bu da onun oğlu.” diyerek evin içine buyur etti.
İki katlı geniş bir ahşap evdi. Evin altı kocaman, geniş salon, mutfak ve bir oda gözüküyordu. Üst kata tahta merdivenlerden çıkıp misafir odasına geçtiler. Geniş odanın pencere önünü minderli bir sedir kaplıyordu. Yer halıydı, köşede çift kişilik bir karyola vardı.
Hüseyin’in yıllar sonra arkadaşını gördüğünden çok mutlu olduğu ve çok sevindiği her halinden belli oluyordu. Karşılıklı birbirleri hakkında sorular sorarak meraklarını giderdiler.
Hüseyin ziraat ve hayvancılıkla uğraşıyormuş. Durumu iyiymiş. On beş kadar sağılır ineği, yedi-sekiz düvesi bir o kadar da danası varmış. İneklerden sağdığı sütü kendisi küçük mandırasında işliyor, Yoğurt, peynir, kaşar, tereyağı üretiyormuş.
Misafir odasının kapısından Cemil yaşlarında bir erkek çocuğu ile bir kız çocuğu bakıp bakıp kaçıyorlardı. Cemil’in gözü onlardaydı. Hüseyin onları:
“Gel oğlum! Gel kızım! Bak bize kim gelmiş? Size arkadaş gelmiş. Hadi gelin içeri.” diyerek çağırdı. “Hadi oynayın birlikte.”
Cemil ile çocuklar çabuk kaynaştılar sonra da oynamaya çıktılar. Salih ile Hüseyin biraz daha sohbet ettikten sonra onlarda hayvanların yanına gittiler. Ot ve samanlarını verip suladılar. Ardından süt sağma faslı başladı. O zamanlarda yeni süt sağma makinaları çıkmıştı. Tek tek elle sağılsa saatler sürerdi. Makinalarla sağım işlemi bir-bir buçuk saatte tamamlandı.
Alt salonda akşam yemeklerini yediler. Yemekten sonra çaylar demlendi. Salih ile Hüseyin derin sohbete daldılar. Uzun uzun askerlik anılarından bahsettiler. Cemil yorgundu. Çişini yaptırıp çift kişilik karyolaya yatırdılar. Alta bembeyaz patiska çarşaf serilmiş, kanaviçe işlemeli uzun bir yastık başa yerleştirilmiş, üste beyaz örtülü kırmızı ipek yorgan konulmuştu.
Artık yatmaya yakındı. Salih sözü asıl meseleye getirmek istiyordu.
“Hüseyin, senden memlekete dönebilmek için para istemiştim. Sen de vermiştin. Allah razı olsun. Bu güne kadar onu ödeyemedim. Şimdi onu sana geri ödemek istiyom.”
“Yahu Salih! Lâfı mı olur? Ne yaptın sen? Para için mi geldin, beni görmeye mi geldin?” deyince Salih mahcup olup:
“Yok, sade para için değil, seni de görmek istedim,” diyecek oldu. Fakat Hüseyin:
“Katiyen almam. Sen buralara kadar gelmişsin, o yetti bana. Helali hoş olsun. Geçmiş gündü o. Geldi geçti. Sakın bana o paradan bahsetme!”
“Yapma Hüseyin! İçime dert oldu. Para da değil mesele. Söz verip sözünde duramamak üzdü beni. Sen illa al! Bende rahatlayayım. Vicdan azabından kurtulayım,” deyip cebinden çıkardığı 40 lirayı Hüseyin’e uzattı.
Hüseyin onun duygu ve düşüncelerini anladı. Daha fazla ısrar etmedi.
“Madem bu kadar ısrar ediyon sırf sen rahatlayasın diye alıyom Salih.”
Onun dürüstlüğüne gıpta etti. “Ben olsam aynısını yapar mıydım?” diye düşündü.
“Allah razı olsun,” dedi Salih.
“Senden de Allah razı olsun.”
Vakit geç olmuştu.
Salih Usta, senelerce taşıdığı yükü üzerinden atmanın hafifliği ile huzurla uykuya daldı.
Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :
Toplu Taşıma mı dediniz -Füsun Uzunoğlu
Herşeye Rağmen Var Olmak – Işın Güner Tuzcular
Temizlikçi Kadınların Otobüsü – Hamit Ergüven
Tramvaydan Marmaray’a – Serap Alsırt
Otobüsten Gelen Kısmet – Oya Engin
Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir
