Trenleri ve istasyonları faklı nedenlerle oldum olası sevmişimdir. Trenlerin en çok raylarda ilerlerken çıkardıkları o “dıdık dık, dıdık dıdık” tempolu sesini, bir de kapılar kapanmadan önceki hengameye telaşa gürültüye inat, kapanır kapanmaz ortalığı kaplayan sessizliğini. İstasyonların peronlarında en çok büfelerini severdim. Orada satılan üzümlü keklere bayılırdım.

İlkokula giderken üst kat komşumuz, saçlarını karavel tarayan ve kendini Natalie Wood’a benzeten 17 yaşındaki Beyhan Abla sokağa çıktığında, aileler beni de yanına katarlardı. “Konuştuğu çocuk” aynı mahalleden James Dean’ı andıran ince uzun biriydi. Evden çıkınca önce sağdaki kavisli uzun sokaktan üst caddeye çıkıp epeyce yürürdük. Kahvenin önüne geldiğimizde dışarıda pek kimse görünmezdi. Beyhan Abla onun ağaca dayalı duran bisikletinin üzerine eğilir zilini çalardı. Birkaç saniye içinde Enis Abi yanımızda biterdi. Bisikletinin gidon saplarından tutar, yanında Beyhan Abla ile yürüyerek kahveden uzaklaşırlardı. Epeyce yürüdükten sonra genellikle bir sokağın girişinde durur, konuşmaya başlarlardı. O sırada ben biraz geride dururdum, o yüzden ne konuştuklarını duymazdım. Bir defasında istasyona gittik, perondaki banklardan birine oturduk. Beyhan Abla her zamanki gibi bana evdekilere hiçbir şey söylemememi sıkı sıkı tembih etti. Enis Abi gelince bana büfeden üzümlü kek aldılar, orada beklememi söyleyip uzaklaştılar. Peronda dolaşan üniformalı görevli yanıma gelip kim olduğumu, orada neden oturduğumu sorunca çok korktum. Elindeki copu diğer eline ritmik bir şekilde vurması hoşuma gitmedi. Ablamı beklediğimi söyledim. Bir sağa bir sola perondaki voltasını sürdürdü. Arada gözümün içine bakarak copu hareket ettirmesi yüzünden üzümlü kekimi de yiyemedim. Sonra kekimden ona da versem bana o kadar kızgın ve korkutucu bakmaz mıydı acaba diye düşündüm. Ne olursa olsun kızgın bakışlı polisler hep korkutucu olur, hele ki ellerinde cop sallıyorlarsa. Bir başka buluşmalarında, sokak arasında bir yerde, gene onlar konuşurken uzakta bekliyordum. Bir evin girişinin bahçe katında kavisli bir yoldan aşağıya doğru, mağara girişi gibi bir demir kapıya uzandığını fark edince kalbim çarpmaya başladı. Okuduğum macera dergilerindeki çocuklar gibi bir macera yaşama hevesiyle kapıya doğru yürümeye karar verdim. Koktuğumu belli etmemek için cesur ve hızlı adımlarla ilerliyordum. Aşağıya inince de demir kapısı açık mağaranın içinde ilerlemeye devam ettim. Yolun sonundaki geniş avluda orada bekleyen bir grupla karşılaştım, heyecanım arttı. Yedi sekiz kişilik, benden birkaç yaş büyük erkek çocuklar da beni görünce şaşırıp durakladılar ama hemen sonra ellerindeki ‘kılıç’larla beni yukarıya kadar kovaladılar. Pal Sokağı Çocuklarındaki Nemeçek’i hatırladım, gözlerim yaşlarla dolmuştu. Macera sonunda nefes nefese kalmış, koşmaktan bitap düşmüş bir şekilde kendimi caddenin köşesine attım. Hepsi hepsi bir garajda ‘çetecilik’ oynayan çocuklarmış!

20. yüzyılın ikinci yarısından 21. yüzyılın ilk yarısına uzanan zaman, trenlerde de hükmünü kurdu. Bugünün trenleri daha hızlı ve sessiz. Yürüyen merdivenlerle inilen yerin altından, yanındakiyle yarışırcasına yürünerek varılan peronlardan biniliyor trenlere. Peronlara gidinceye kadar katedilen dehlizi andıran koridorlarda sağlı sollu dizilmiş kafeler, mağazalar, simit sarayları var. Ayın ilk günlerinde yemek fişlerinin cömertçe kullanıldığı kafeler, simit saraylarındaki kalabalık ay sonuna gelindiğinde yerini tenhalığa bırakıyor. Kalabalık on katı, aynı telaş, bir an önce binme çabası ama daha sessiz. Elektrikler kesilip de yürüyen merdivenler yürümez olunca, kucağında bebeği, yaşlısı, sakatı, aşağıdan yukarıya çıkmaya çalışan bunun için yanındakini neredeyse ezip geçecek yüzlerce insanın bir aradalığının havada bıraktığı çaresizlik ve korku elle tutulacak gibi. Siyah renkli çarşafların takkelerin, koyu rengin görünür olduğu bu her yaştan ve her milletten insanın kapladığı alan, hareket etmeyen merdivenin altında yayılıp büyüdükçe, İstanbul’un göbeğinde bir mülteci kampını andırıyor. Dışarıda caddenin yanına dizilmiş döner büfelerinin önünde kalabalık kımıl kımıl, herkes karnını doyurmak derdinde, hijyen kimsenin umurunda değil. Zabıta arkadaşına telefonda nasıl Bitcoin alacağını anlatıyor.

Şeker bayramının ilk günü, sabah saat 10.00’u biraz geçiyor. Marmaray’ın Ayrılık Çeşmesi durağından biniyoruz. İki kapının arasındaki boşlukta bir çift ayakta duruyor. Bir kadın bir erkek, ikisi de orta boylu, kırklı yaşlarında, ayaklarında spor ayakkabılarılar var. Kadın sevimli girişken, erkek ciddi donuk. Ellerindeki haritayı vagon kapısının üstündeki durak isimleri ile karşılaştırıyorlar galiba. Kadın parmağı ile Sirkeci’yi işaret ederek yaklaşıyor. Yüksel Üsküdar’ı gösteriyor işaret parmağıyla, bir durak sonraya yay çizerek Sirkeci üzerinde duruyor. Adam bu sessiz diyaloğu gözlerini ayırmadan takip ediyor. Kadın diz hizasındaki pilili eteği, çiçekli fuları, küt kesim hafif kaküllü kumral saçlarıyla gülümseyerek teşekkür ediyor. Kapının önünde kımıltısız duran adamın yanına gidip gene elindeki haritayla kapının hemen üstündeki duraklardan Sirkeci yazısını işaret ediyor. Şu ana kadar hiç konuşmadılar. Birbirlerine değen kolları, bakışları ve vücut dilleriyle anlaştıkları belli . Macar, Polonyalı ya da Çek olabilirler, Doğu Avrupa’dan. Kadın mimiklerini ve vücut dilini öyle güzel kullanıyor ki “sohbeti seven biri” diye düşündüğümü fark ediyorum. Adam dilsiz galiba diyorum vagondan perona yürürken, duymuyor. Biz Sirkeci İstasyonu 1 numaralı çıkışa doğru yöneldiğimizde, tekrar yanımıza gelip bu defa Tahtakale’yi işaret ederek soruyorlar. Panodaki işaret levhasında onların çıkacağı kapıyı bulup gösteriyoruz. Bir süre hiç konuşmadan, çıkışa varıncaya kadar epeyce büyümüş, çoğalmış olan kalabalığa bırakıyoruz kendimizi. Kalabalığın hızına uyumlanarak tempolu yürüyoruz. Duvarlar yeni rengarenk hareketli dijital reklam afişleriyle donatılmış, elektrikli ev aletlerinden elektronik olanları attığımız adımlara uygun bakış açımızı kaplayacak şekilde yerleştirilmiş. Samsara filmi geçiyor aklımdan: “Hayatın sürekli dönen sonsuz çemberi” esin kaynağı olmuş reklamcılara görsel olarak. Perondan çıkışa kadar devam eden bu yeraltı yolculuğunda sadece şu diyalog geçiyor Yüksel’le aramızda: Bu afişler yeni… Markayı hiç duymamıştım… Renk tasarımı ilgi çekiyor, her çeşit şeyi de üretiyor, yeniden yaratıyorlar neredeyse. Nihayet gün ışığına çıkıyoruz. Adam dilsizdi galiba diyorum gene. İkisi de sağır ve dilsizdi diyor. İnanılmaz diyorum gözlerim ışıyarak, “hem engelliler hem de sınır engellerini tanımıyorlar.” Sonra onların sağır ve dilsizler için bir okulda öğretmen olduklarını ve öğrencilerin el becerilerini geliştirmek için Tahtakale’den alışveriş yapmaya gittiklerini hayal ediyorum.

Işık Demirtaş

Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :

Tramvaydan Marmaray’a – Serap Alsırt

Otobüsten Gelen Kısmet – Oya Engin

Sürücü Nerede – Özlem Gemici

Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir

Kısa Bir Yol Öyküsü -Lüsan Bıçakçı

Sıradan Bir Gün – Aydanur Atamdede