İris’in Ölümü
bazı şarkılar vardır
Kırmızı akşamsefalarını anlatır
karanlığın kalbinde yalnız, açmanın acısını
komşu kadınların basma elbiseli konuşmalarını
geceyi onlar bahçeye taşırdı
ben ne zaman öleceğim tanrım
sabah olunca mı
Didem Madak
Üç yıl önce 20 Ekim’i 21 Ekim’e bağlayan gece, annemin acılarının arttığı, nefesinin daraldığı ızdıraplı anlardı bizim için. Koca çınar son demlerindeydi artık. Hüzün son kertede. Dışarı attım kendimi, nefes almak için. Tanıdık bir mekân var bizim buralarda, daha çok gençlerin geldiği. Eski sokağımızın başında. Rahmetli Abdullah bakkalın dükkanıydı o zamanlar. Bizim cumbalı bina buradan tüm heybetiyle görünür. Küçük bir kitaplığı var bu kafe-barın. Bir kitap seçtim kendime. Didem Madak. İris’in Ölümü şiiri çıktı. Açtığımda sayfalarında yukarıdaki satırlarla karşılaştım. Genç yaşta kaybettiğimiz değerli şairimizden geldi sanki bu şiirle acımızın haberi. Didem Madak’la dertleştim orada. Çaresizliği en çok bilenlerdendi.
Sabaha karşı yitirdik anamızı, can yoldaşımızı. Şiir ne kadar tanıdıktı bu gidişe.
Bildiğimiz gibi, İris, göze rengini veren bölümüdür. Sanki bizim için, o gece için yazmıştı şair. Göz,rengini kaybedince, hayat da bitiyordu. Mitolojide ise İris haberciliğin simgesiydi. Aynı zamanda gökkuşağıydı, gözün renkleri gibi. Öyle ya anneler de gökkuşağıydı hayatımızda, bize ışık veren, can veren.
Annem eski takvim 1338 doğumlu, yani 1922’de doğmuş. Babası Sivas’ta tanınmış bir marangoz. İyi bir usta. Küçük yaşta kızını terzi yanında çırak vermiş. Ninem annemin okumasını istememiş, kocasına baskın gelmiş yollamamış okula. Annem hep kızardı ona bu yüzden. Kız çocuğu okumaz dermiş. Babası usta olduğu için kızına hep nasihat verir, kızım ustalarının parmaklarına bak daima, onlar gibi dikiş dikmeyi öğren dermiş. “Diğer kızlar hep havaya bakardı, akılları bir karış yukarıdaydı”derdi annem. Ustaları iki kız kardeş. İkisi de doğuştan topaldı. Annemi çok severlermiş. İyi huylu, güzel ve zarif bir kız çocuğuymuş bizim Aznif Hanım. Elbise provalarını üstünde yaparlarmış. Yalandan gelin derlermiş. Gelin gibi süzülür, zarafet sergilermiş. Bu yıllar otuzlu yıllar. Sivas gibi bir Anadolu şehrinde modern hayatla ilgili izleri buradan sürebiliriz kanımca.
Ustalar bir başka güzellik ve iyilik timsali insanlardı. Ben onlarla çocuk yaşlarda, atmışlı yıllarda tanıştım. Annem kasabaya gelin gitmiş ama ustalarından kopmamış. Beni yanına alır zaman zaman şehre götürür, ustalarında kalırdık. Onların kızı gibiydi. Ne yapacaklarını bilmezlerdi. İki kız kardeşten biri hiç evlenmemişti. Diğeri de Tokat’tan yetim kalmış bir beyle evlenmişti. Ahmet Amca iç güveyi gelmiş, evlerinin altında manavlık yapardı. Dükkanı şeftali kokardı. Caddeyi sulardı hortumla, biz de kız torunuyla altında geçerdik suyun. Torunun adı Paris’ti. Halbuki bizim bildiğimiz İlyada’da Paris erkekti. Meşhur Aleksandros. Neden bu ismi koymuşlardı bilemiyorum. Anne adı Elizabet’ti. Ankara’dan gelmişti. Eski Yunan’la akrabalık ilişkileri yoktur herhalde. Lakapları Lorikler idi. Evleri iki katlı, etrafı bahçeli şehrin merkezinde, Yalçın Sineması’nın karşısındaydı. Çocuk yaşta belleğimde güzelliği kalmış eski bir konak tarzındaydı.
Çocukluğumda bana anlatılan bir hikaye vardı. Hılılı ile Dertli Dılılı. Bunlar bir köyde yaşayan iki kız kardeştir. Herkese iyilik yapan, kötülük nedir bilmeyen insanlardır. O kadar güzel bir kalpleri vardır ki rüzgârlı havalarda sallanan ağaçlar üşüyor diye hırkalarını ağaçlara giydirirler. Bizim ustaları görünce bu hikayenin kahramanlarının aynısı olduklarını düşünürdüm. Sevgilerini çok içten hissettim. Çocuk belleğine iyi şeyler de, kötü şeyler de kazılıyor.Dünya hep böyle insanlarla dolu olsa ne güzel olurdu.
Misafirperverdiler, zorla yedirip içirirler, insanları ağırlamaktan büyük zevk alırlardı. Sofraları bereketliydi. Gece evlerinde kalırdık. Yemekten sonra mutlaka kıpkırmızı, bal gibi bir karpuzu keserler, bol bol yedirirlerdi. Kokusu, lezzeti halen damağımda sanki. Ben biraz endişeli de olsa afiyetle yer, erkenden uyurdum. Rüyamda ise genellikle Kızılırmak’ta yüzerdim. Sabah bir kuğunun guguklamasıyla uyandığımda ise bir türlü kalkmak istemezdim. Yatağın kurumasını beklerken pencereye bir güvercin konar, bana alaycı alaycı bakar, “yine ıslatmışsın, az ye şu karpuzu” der gibi sırıtırdı sanki. Evin içinde harika bir ışık ve aydınlık vardı hep.
Güzellik, bereket, zarafet hepsi de bu hikayede var, bu insanlarda var. Hepsi de gerçek.
Benim İrisim ise, doksan sekizinde bile güzelliğini, ihtişamını korumuş, o ustalarının deyişiyle yalandan gelin annemdir.
İris mitolojide haberciliğin simgesiydi. Zeus’un buyruklarını, acı haberleri o taşırdı. Bizim acı haberimiz Didem Madak’ın İris’in Ölümü şiiriyle gelmişti.
Sinan Temir

Anneler başkadır…. Güzel olmuş, emeğinize sağlık!….
çok etkileyici bir bellek öyküsü olmuş, elinize sağlık.
Bu yazı da açılmıyor, okunmuyor.????
Android için Outlookhttps://aka.ms/AAb9ysg edinin ________________________________