12:50 vapuruna rahat rahat yetişmiştim işte. Vapur burnunu iskeleye doğru dikmiş püfür püfür geliyordu. Bu defa gelen Paşabahçe Vapuru değildi ama olsun. Sabahtan beri ne koşuşturmaydı. Şimdi vapurda açığa oturup Marmara’nın keyfini çıkarmak vardı sadece.

İskelede bekleyen kalabalığa şöyle bir göz attım, tanıdık biri var mı diye. Kalabalık içinde dikkatimi çeken, kısa beyaz modern kesimli saçlarıyla, lacivert etek ceket giyinmiş yaşlı bir hanım. Ayağında topuklu açık ayakkabılar, boynunda fularıyla diğer bekleyenlerden fark ediliyordu. Onun dışında adada yaz kış yaşayan başörtülü şişman, yaşını kestiremediğim birkaç kadın ve çocukları, saçları uzun, arkadan bağlanmış, dövmeli, takılı birkaç erkek ve küçücük kıyafetler giyinmiş genç kadınlar, bir de cenazeye gittikleri belli olan siyah giyimli, takılı Hristiyan kadınlar seyrekçe gruplanmışlardı. Vapur gelince demir kapıya doğru birbirimize yaklaştık.

Vapura atlayınca doğru yukarıya seğirttim, elimdeki küçük bavulu da merdivenden aşıra aşıra. Lacivert döpiyesli kadın açık kısmın dibinde, kapalı kısma ters duran üçlü sıraya geçmiş yerleşmişti bile. Sanırsın o koltuğun şeref konuğu, kollarını birleştirmiş, herkese bir mesafe koymuş bakışlarıyla. Sıranın öbür başında yaşlı bir adam martılara elindeki paketten parça parça bisküviler atıyor, martılar süzülüp elinden parçayı kapıp tekrar yükseliyorlardı.

Önce ilk boş bulduğum yere oturdum ama üşür gibi oldum, dışarı çıkmadan hemen önce aldığım duşun da etkisiyle. O kuytu yer daha az serin olmalıydı. Tereddüt etmeden o kadının yanına doğru ilerledim, oturmak istediğimi belli ettim. Bana ortada duran eşyaların adama ait olduğunu ojeli parmağıyla ima edip, üst üste attığı bacaklarının yerini değiştirdi. Eli çenesinde, parmaklarında antika yüzükler, bakımlı tırnakları ile kendini korumaya almış gibi oturmaktaydı. Nedense böylelerinden hiç haz etmem. Ağzını açsa babasının memuriyeti, annesinin paşa babasından bahsedecek gibi bir potansiyeli vardı. Adam konuşmasını kesmeden eşyaları ayak ucuna koydu.

Kadınla adamın ortasına oturunca adamı dinleme sorumluğu bana düşmüş gibiydi. Ancak konuşması iyi anlaşılmıyordu, sanırım ağzından bir operasyon geçirmiş. Ağız boşluğunda sesin tınlamadığı bir boşluk var gibi. Yine de dinlemeye, anlamaya çalışıyordum. Ben adamın istediği sohbete hafif hafif sorular sorarak veya anlamasam da anlattığı şeyleri onaylayarak ona eşlik etmeye başlayınca, yanımdaki kadın bu sohbete ihtiyacı olmadığını bildirir gibi karşıya geçip tekrar bacak bacak üstüne attı ve gözlerini uzaklara dikti. Bu adamla muhabbeti ona yeğlerdim zaten.

Adam neşeyle, kendiyle barışık konuşmasını sürdürürken ben onun güzelce traşlı tombul ve yumuşak yüzünü, gür bıyıklarını, gözlüklerin ardından iri mavi gözlerini fark ettim. Kulağındaki işitme aletini bir de. Vapurda yolculuk yaparken nasıl kefal tuttuğundan, karısının en çok o balığı sevdiğinden, eve gidince nasıl pişirdiklerinden falan bahsediyordu. Bir kimya firmasından emekli olmuş, kızı Büyükada’da yaz kış yaşıyormuş, biri kız torunları varmış. Bunları yakaladım anlattıklarından. Ben işimden, eşimden, nereye gittiğimden hiç bahsetmedim.

Adam eliyle koluyla sohbetini kuvvetlendirirken Kadıköy’e yanaşmıştık bile. Müsaade istedim. Yaşlı adam beni sevecenlikle uğurladı. Aşağıda en iyisi bir taksiye atlamak olacaktı, tekrar metroya binip ayrıca bavulla yürümektense, taksiyle Mahalle Evinin kapısına kadar giderim diye düşündüm.

İskeleden indim, ışıkları bekleyip karşıya geçtim. Bana ilk yaklaşan taksiye el ettim ama durmadan devam etti. Arkadan başka bir taksi geliyordu. Ancak benden daha beride duran bir adam yavaşlayan taksinin camına eğilip şoförle bir şeyler konuştu. Bu arada taksi önce durdu sonra hızlandı. Şoförle konuşan adam da el kol hareketleriyle taksinin gerisinde kaldı. Taksi geldi benim önümde şıp diye durdu. Gideceğim yeri söyledim. Adam kendine göre babacan fakat aslında oldukça kaba bir şekilde taksiye binmemi işaret etti. Ve daha selam sabah demeden bir küfür salladı. Benden önce konuştuğu adamaymış. Durumu şöyle anlatmaya koyuldu:

-Karşıya gidiyorum, yolumun üzeriyse bırakırım dedim, yok fotoğrafını çekecem, şikayet edicem. Defol git nereye şikayet edersen be, senle mi uğraşıcam?

-Merhaba, Koşuyolunda Mahalle Evine.

-Ben buraları bilmiyorum, tarif et.

Şoförün henüz yatışmamış sinirinden azıcık tırstım. Telefonumdan yol tarif eden uygulamayı açtım. Şoför telefonumu elimden teklifsizce alıp karşısındaki aparata yerleştirdi. Bir yandan telefonumun gösterdiği yönde hızlı gaz ve fren hareketleriyle ilerleyeduruyor, bir yandan hala verip veriştiriyordu.

Yolumuz uzun değildi, gözüm taksimetredeydi. Borcumun karşılığı gelecek parayı cüzdanımdan çıkarmak ve cüzdanımı tekrar çantama koymak istiyordum. Çünkü çıkarken bavul beni meşgul edecekti. Şoförü daha çok kızdırmak da istemezdim.

-Tamam, böyle iyi, buyrun dedim parayı uzatırken kontrollü bir saygılılıkla.

-Yetmiş lira! dedi sertçe.

-Öyle mi, niye deyiverdim. Şaşkınlığım kontrolümden önce davranmıştı.

-İndi bindi yetmiş lira oldu, haberin yok mu?

Yetmiş lirayı tastamam çıkardım, sesimi azıcık kısarak devam ettim.

-Haberim yoktu, neyse, buyrun, işte oldu. Acele etmeyin bavulumu alayım.

Arka kapıyı da usturupluca kapattım ama bir hayırlı işler dileğinden imtina ederek. İçimden diledim: Git ne belan varsa bul, benden uzak.

Adanın tepesinde koluma taktığım bavulu, hedefimdeki mekâna kadar getirmiştim. Bundan sonra, evime kadar taşımak kalıyordu. O da mümkündü elbet, biraz zahmetli olsa da. Şimdi arkadaşlara merhaba demek ve okuduğumuz hikâyenin havasına girmek vakti.

Lüsan Bıçakçı

Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :

Tramvaydan Marmaray -Serap Alsırt

Sürücü Nerede – Özlem Gemici

Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir

Sıradan Bir Gün – Aydanur Atamdede