Validebağ’dan ve Neyya Yazarlık Atölyesi’nden tanıdığım kıymetli arkadaş Yegane Tanrıkulu Hanımefendinin anısına olsun bu hikâyem…
Levent’ten bindim Hacıosman-Yenikapı metrosuna. Akşam iş dönüşü sayılabilecek dolulukta. Saat akşamın dokuzu gibi. Metro kalabalık, keyifli bir akşam yemeğinden geliyorum. Kendimi gayet iyi hissediyorum. Bizim çocuklarla beraberdik, torunla güzel bir akşam geçirdik, geleneksel hikâye anlatmalarım var kendisine, hazırlanıp gidiyorum. Her seferinde on değişik hikâye. Yaşanmış olaylar, babamın bize anlattığı hikâyeler, dedelerin ninelerin anıları, değişik anekdotlardan uyarladığım, yaşadıklarımdan kısa öyküler yazıyorum. İyi de oluyor. Anlattığım şeyler tekrar olunca dinliyor, bittikten sonra hafiften sırıtıp bunu anlatmıştın diyor. Yemekte iki kadeh içirdiler bizimkiler, rahatlamış keyifli halim biraz da oradan geliyor. Metro istasyonu kalabalık, sanki iş dönüşü gibi. M2 metrosu rüzgârını önden savurarak yaklaşan fırtına gibi gelince doluştuk kompartımanlara. Metronun içi de dolu, yer yok oturacak. Sıralanıyoruz oturanların önünde. Gençler var çoğunlukla, kızlı erkekli. Hemen kalkıp yer vermek isteyenler oluyor, müsaade etmiyorum. Keyifli bir halimdeyim ya, şaka yapıyorum gençlere, yaşlanmadık henüz diyorum, birden bire güzel, samimi bir hava oluşuyor. Orta yaş üzeri, biraz asık suratlı bir bey kalkıyor biraz sonra, kapıya doğru yürüyecek ama benim yol vermem gerek. Kızgın bir şekilde yol istiyor, sizin yüzünüzden kapıya ulaşamayacağım diyor. Öfkeli birisi, mutsuz. Oradaki diyaloğun dışında kalmanın yalnızlığı belki, homurdanıyor. Ben, merak etmeyin, sizi burada bırakmayız, kapıya ulaştırırız diyorum. Çocuklar gülüyor. Adamı o neşenin içine çekemiyoruz bir türlü. O da bizi o öfkeli halinin içine alamıyor. O kızdıkça biz aksine neşeli bir hal alıyoruz. Aslında o sertlikle dalga geçiyoruz. Nihayet durağa geliyoruz, kapıda bizim öfkelimiz, inerken dönüp bana sertçe bir bakış fırlatıyor ve bir kelime çıkıyor ağzından; ‘narsist’ diyor ve gidiyor. Esas narsist kendisi.
Ertesi gün erkenden kalkıp, bu sefer aynı metro hattıyla Seyrantepe yönüne gitme planım var. Ödevimiz var. Hastaneye giden metroyla işim. Osmanbey’de biniyorum. hedef Seyrantepe Etfal Hastanesi. Bir çalışan yakınımı ziyaret edip, izlenimlerimi yazacağım yol boyu ve sonrası. Dolu yine metromuz, en ‘narsist’ halimle ayaktayım yine, bu sefer kimse yer vermiyor. Bakıyorum uykulu, yorgun çoğu. Gürbüz bir genci kestiriyorum gözüme, uyukluyor, arada bir gözlerini açıyor ama numara yapmıyor, uykusunu alamamış. Kıvırcık saçlı, otuzlu yaşlarda henüz. Saçları yanlarından makineyle alınmış, kilosuyla güreşçileri andırıyor. Oldukça toplu, tombul biri. Sanayi durağında inerse matbaa işçisidir, veya hastaneye gidiyordur diye düşünüyorum. Ben Sanayide ineceğim. Eğer burada inmezse doğru Oto Sanayi yolcusu diyorum kendi kendime. O zaman da tamircidir bizim Pehlivan. Birden tişörtü gözüme çarpıyor, Stay Stronge yazıyor. Uymuş bu haline. Adını Stay Stronge koyuyorum, Sanayide iniyor ama hastane yönündeki metroya değil, çıkışa yöneliyor, kesin matbaa da çalışıyor. Yoksa konuşup, öyküme ekleyeceğim. Hastane metrosu kalabalık, aktarma yapıp Seyrantepe’ye varıyoruz. Acil tarafından girince bir kafeterya var, kuyruk olmuş insanlar içerde. Fiyatlara bakıyorum bizim mahalleden ucuz, reklamı olan bir börek markasının işletme. Kahve yirmi beş lira, karşısındaki banka oturuyorum, yan bankta hemşireler çene çalıyor, kahve molasındalar. Çok gençler, stresli bir işleri var. Birisi Suavi’nin konserine gidecekmiş on dokuzunda, bilet arıyor. Kafa dengi diyorum, seviniyorum. Sandalyede bacağı alçıda bir genç var, sarışın. Sigaranın keyfini çıkarıyor, sanki günlerce içmemiş. Yanında eşi olduğu çok belli olan refakatçısı var. Çok dikkat ediyor, bir şey olmasın diye. O da sarışın. Oturduğum banka doğru yöneliyorlar, alçılı ayağını bankın boş tarafına uzatmak istiyor. Yardım ediyorum. Teşekkür ediyorlar. İkisi de çakır gözlü, birbirlerine çok benziyorlar. Sohbeti başlatan ben oluyorum, onlar dünden razı. Keşan’dan gelmişler, top oynarken sakatlanmış. Doktorlar kırık yok, bacağını uzat geçer demişler, bir türlü iyileşmemiş, daha kötüye gidince İstanbul’a gelmişler. Burada teşhisi koymuşlar, çapraz bağlar kopmuş, ameliyat şart. Acil olmadığı için de sekiz ay sonraya gün vermişler. Hukuk bitirmiş, stajının günü gelmiş, gidemiyor, baroya, savcılığa müracaatlar da fayda etmiyor. Staj yanıyor. Nihayet bir gün evvel ameliyat olmuş. Tipik Trakyalılar. Ayların sıkıntısını on dakikada özetliyorlar. Kadına o sırada bir telefon geliyor, konuşmalarını ister istemez duyuyorum. Bir ara karşı taraf ne anlattıysa bilmiyorum, bizim ki eyvah, eyvah diyor, Trakya şivesiyle. Film gibi. Adını Eyvah Eyvah koyuyorum. Sağlıkçı yakınımı ziyaret edeceğim, acilden yataklı servislerin olduğu bölümün bahçe tarafına geçiyorum. Vizit var, biraz beklemem lazım. Bahçede bir banka yerleşiyorum. Hastane hali, gidenler, gelenler, görünmeyen bir el sanki herkesi bir yere yönlendiriyor. Eşofmanlı bir hanım geliyor, bankın diğer tarafına oturuyor, günaydın diyor. Yorgun görünüyor ama güçlü, hayatla barışık birisi. Sigarasını yakıyor, refakatçı olduğu çok aşikâr. Orta yaşlı. Doğru çıkıyor tahminim. Ben sormadan o da on beş dakikada, eşinin iki kez ameliyat olduğunu, 17 gündür hastanede kalmanın zorluğunu, evini özlediğini anlatıyor. Emlakçıymış, Karadenizli, hatta lazmış, Lazca biliyor. Konuştukça konuşuyor ama sıkıcı değil, keyifli bir sohbet derken gitmesi gerekiyor, fırsat bulunca kaçıyormuş hastane bahçesine. Koşar adım hoşça kal deyip gidiyor. Birden geri dönüp geliyor, ‘hakkınızı helâl edin’, içimi döktüm, başınızı ağrıttım diyor, ne güzel. Adı Fatoş ama ben yine de adını hakkını helal et koyuyorum.
Metrolar karşılıklı sekizli koltuklardan oluşuyor. Bir de kapıdan sonra karşılıklı ikili koltuklar var, Yani her bölümde toplam yirmi kişi oturuyor. Sabahları uykulu, çoğunlukla kederli yüzler var, akşamları ise yorgun, bir an evvel eve yetişme arzusu olanlar ağırlıkta. En ortak şey, ellerindeki modern oyuncaklar, cep telefonları. Kocaman kadınlar, adamlar birbirinin yüzüne bakmadan ellerindeki o sihirli alete koca bir dünyayı sığdırmışlar. Bazısı film seyrediyor, mesajlaşan, oyun oynayan, sosyal medya takip edenler çoğunlukla çıkışlarda, sokaklarda da aynı alışkanlığı sürdürüyor. Metroya her binişimde saydım, ufak bir istatistik yaptım kendimce. On kişiden en az altı veya yedi kişi cep telefonu ile meşgul. Bazı saatlerde, uzun mesafelerde bu oran daha da artıyor.
Akşam Kilyos’da ablamda misafir kalıyorum. Güzel bir çay bahçesi var, çok eskiden kalma. Abla kardeş denize karşı, Karadeniz’in hırçın dalgalarına, ufuktaki harikulade kızıllığa karşı çaylarımızı yudumlarken dertleşiyoruz. Orada yeniler, komşuları yok fazla. Yalnızlık kötü. Konuşmayı, anlatmayı seviyor ablam, gördüğü herkesle başlıyor nerelisin muhabbetine. Güzel bir akşamdan ve sabahleyin lezzetli bir kahvaltıdan sonra Kilyos otobüs durağına yürüyorum. Omzumda askılı çantam, elimdeki poşetlerde ablamın bahçesinden topladığı domatesler, salatalıklar, akşamdan kalan kavanozlara konulmuş yiyeceklerle sokak aralarından güzel bir sonbahar sabahının mutlu adımları hayatı sevdiriyor. İçim temiz havayla beraber yaşam sevinciyle doluyor. Sait Faik çok sevdiğim hikâyelerinden birinde şöyle demişti: “Ah anam dedim, dünya güzelmiş be”. Dünyanın güzelliğini yeniden keşfetmenin derin coşkusuyla durağa varıyorum. Otobüs yeni gitmiş, kimse yok iki kişi dışında. Onlar da kaçırmış kıl payı besbelli. Birisi genç bir kadın, öğrenci olmalı, vakit kaybetmemiş, telefonunu çıkarmış hemen. Diğeri orta yaşına yaklaşmış, biraz da bir resmi daire çalışanı havasında hanımefendi. Günaydın deyip, otobüs saatleriyle başlayan sohbeti imar durumu, betonlaşma, çevre sorunlarına kadar getiriyoruz. Kilyos-Hacıosman otobüsü 154 numara, çabuk geliyor böylece. Konuşma uzayınca, mesafe kısalıyor. Otobüse biniyoruz, arkadaş önde kartını okutup ön koltuğa oturuyor. Ben kartımı okutuyorum, bakiye yetersiz diyor. Yirmi beş kuruş için mahcup oluyorum. Duraktaki arkadaş imdadıma yetişiyor, uzatıyor kartını. Yanına oturuyorum, teşekkür edip ücreti ödemek istiyorum, almıyor. Israrım netice vermiyor. Tahmin ettiğim gibi belediyede memur. Sarıyer’e kadar o kadar çok şey konuşuyoruz ki. Edebiyat, politika, memleket meseleleri. Galiba ablama hakikatli bir komşu buldum bu sefer. Babasının asker kökenli olduğunu söylüyor, onlara öncelikle adaletli olmayı öğretmiş. İsmi başka ama ben ona Adalet ismini koyuyorum. Otobüs duraklara geldikçe kalabalıklaşıyor. İşe gidiş saati. Çok çabuk geçiyor bu sefer yolculuk. Sarıyer’de iniyor Adalet. Keşke ben de inseydim o durakta, binenler daha fazla bu sefer ve yanıma oturan, tahminim tipik İstanbul’a Karadeniz’den yarım asır evvel göç etmiş, alt gelir grubunda, eşarplı, orta yaş üstü bir hanım. Otobüsü birdenbire ağır bir sarımsak kokusu sarıyor. Kaynak yanımda, kadın sarımsağı yutmamış, sanki ağzında tutuyor. Benim en hassas olduğum şey. Evde eskiden sarımsaklı bir şey yenince kapıyı bana kızım açardı, baba hoh deyince, ona karşı zaafım var, öfkelenemez, o ağır kokuyu sineye çekerdim. Kalkmam lazım ama yüküm ağır, bir bahaneyle kalkmalıyım. Ne derdin vardı be abla diyorum içimden, bu kadar sarımsak depolayacak. Görme engelli bir arkadaş biniyor bu sefer diğer duraktan. Herkesten evvel, en hızlı bir şekilde yer veriyorum bu arkadaşa ve en arkaya doğru koşar adım ilerliyorum. Kokuya dayanamayan o arkadaş da arkamdan geliyor. Başka bir yere oturuyor. Sarımsak Hanım koyuyorum bu yolcunun da adını.
Sinan Temir
Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :
Tramvaydan Marmararay’a -Serap Alsırt
Otobüsten Gelen Kısmet – Oya Engin
