Karın kıvrak dansı ile uzun uzun binaları bile nasıl güzelleştirdiğini yirmi ikinci katın pencerelerinin önünde, çayımızı ince belli bardaklarımızdan içerek seyrediyoruz. Şöyle rahat bir şey izleyelim diye bulduğumuz romantik Mesajınız Var filmini yeni bitirmişiz. Ben filmdeki rastlantının mümkün olmadığını iddia edip “Hadi oradan derler adama” diye tutturuyorum. Eda da Karadenizli damarı ile bastırıyor. Bankada çalıştığı zamanlarda, yıllar önce borçlu olduğu Ermeni tüccarla helalleşmek isteyen yaşlı müşterisinin, eski dostuyla koskoca New York’ta nasıl karşılaştığını anlatıyor. Olayı birinci ağızdan dinlediğine yemin billah ediyor, filmlerin doğru olduğunu söylüyor. Sonunda susturmak için “Peki sen haklısın” diyeceğimi biliyor. Amma velakin, bu sefer daha oraya gelmeden birden duruyor.
“Sen de belki seninkine rastlarsın burada.”
“Benimki?”
“Yılarca önce evlenme teklifini reddettiğin o zengin genci nasıl hatırlamazsın güzelim.”
Zengin’in e’sini uzatıp kalınlaştırıyor bilerek. “Ay nasıl harika bir aşktı, nasıl heba ettin.” Deli bu kız ya. Hala masallarda yaşıyor.
“İyi de nereden çıktı bu şimdi?”
“Boston’da yaşadığını öğrendim. Şok şok şok. Dünya yeterince küçük müymüş?”
Deli kızla ben üniversite arkadaşıyız, kısa süre bir bankada çalıştıktan sonra kapağı Amerika’ya attı, debelendi didindi, kendine Boston’da bir emlak ofisi açmayı becerdi. İşleri iyi, buradaki Türklerden bir çevre oluşturdu ama gene de “İlle de vatanım” dediği günler çok. İş için Amerika’ya geleceğimi öğrendiği gün yaptı bütün programları ama yağan kar bizi eve tıkadı. Geçmiş anmalar, tanıdıklardan dedikodular derken, seyretmediğim eski bir filmi çıkarıp getirdi ekrana.
“Belli mi olur, belki kız kurusu olarak kalmaktan kurtulursun.”
“Sen evlendin de ne oldu? Sen yalnız, ben yalnız.”
Bıyık altı kıkırdayıp, öğretmen gözlüğüne benzer gözlüğünü taktı.
“Canımcım, Türk töresine göre ben sıramı savmış sayılırım, sense evde kalmış. Toplumsal normlarda daha üstteyim. Şimdi gelelim bunun sosyolojik açıklamasına.”
Kesmesini söyledim. Kesmedi. Hareketlerini iyice abartarak “Bugün olsa gene aynı şeyi yapardım. Öncelik kendi ayaklarımın üzerinde durmakta. Varlıklı adam insanı çalıştırmaz. Sonra gelsin kumalar, metresler,” diye üstüne bir de beni taklit etti. Koltuktaki yastığı alıp kafasına fırlattım. Iskaladım.
“Hem daha otuz sekiz yaşındayım, hala daha evlenebilirim yani, çocuk bile doğururum.”
“Vav, hanım kızımız kendini aştı. Haşşöyle hayatın gerçeklerine gel bakalım.”
İkinci yastığı da fırlattım. Bu sefer tam isabet.
Aniden kulakları patlatan, hiç susmayan bir alarm sesi duyuldu. Korkuyla fırladım yerimden. Bizimkinde tık yok. “Bu şapşal Amerikalılar işte. Şöyle romantik bir akşam geçireyim deyip bir mum yakmak için bir kibrit çaksan, yangın var diye alarmı basarlar. Hadi kalk, dışarı çıkmamız gerek. Yirmi iki kat ineceğiz şimdi.” Oh may gat! Eda dert etmememi söyledi. Common Park çok güzelmiş şimdi, kar altında tam da hava kararıyorken yürüyüşe doyum olmazmış. Hızla giyindik ama derdimiz tehlike her ne ise ondan bir an önce uzaklaşmak değil, amansızcasına kulaklarımızı yırtan o insafsız alarmdan kurtulmak.
Amanin bu nasıl bir soğuk! Ben ki babamın görevi nedeniyle doğunun soğuğunu tatmış biriyim, soğuk diyorsam anlayın artık. Ne ki, kırmızı, yeşil, sarı, beyaz renkli ışıklarla Noel için süslenmiş bembeyaz karın içindeki ağaçlarla bir masal denizine düşüp soğuğu moğuğu unutuyorum. Hain Eda yakamı bırakmıyor. “Tam da birilerine rastlamak için ideal ortam” deyip ağaçlara sevgili gibi sarılıyor, türlü şaklabanlıklar yapıyor. Kartopu yapıp fırlatıyorum. Ağacın arkasına kaçıp kurtuluyor. Sonra biraz uzaktan atkısını sıkı sıkı sarmış, alacakaranlıkta hızlı yürüyen bir adamı gösteriyor. “Bak boyu posu da tutuyor, paltosu bile aynı, o garip koyu mavi.” Oha oluyorum,
“Yirmi yıldır aynı paltoyu giyiyor desene, iyice şapşalladın kızım sen”. “Dünyadan habersiz arkadaşım benim. Erkekler öyledir güzelim. Bin yıl giyerler bir şeyi. İşine baktığın kadar biraz da onlara bakaydın!”
Kartopu bu sefer tam isabet! Elinden kolay kurtulamayacağımı biliyorum.
Ertesi gün öğleye kadar Eda’nın işi var. Kar dinmiş. İyice giyinip sarınıp fırlıyorum. Eda’nın evi Boston’un merkezinde. Burası her nedense bana Bahariye’ye çıkarken ki Kadıköy’ü hatırlatıyor. Elimde olmadan o yolu el ele gene karlı bir günde beraber yürüdüğüm biri aklıma geliveriyor. Süreyya Opera binası gibi ama daha modern görünüşlü bir bina solumda kalıyor. Üzerinde yukardan aşağıya ışıklı büyük harflerle Paramount yazıyor. Cennet! “Cennet olacak her yer bizim için!” Hay bu beynimin içine! Alçak Eda! Nereden aklına gelir şimdi de benim kafamı geçmişle doldurursun. Tesadüfmüş!
Paramount hoş bir tiyatro salonu. Eda “Buraya da geliriz” demişti. Vizyondaki oyunun reklamı ışıklı yazılarla kapının üzerindeki bantta akıyor. “Kadıköy’de güzel bir oyun varmış, gidelim mi? Seversin sen tiyatroyu.” Seni öldüreceğim Eda, görürsün gününü. Yaşasın Macy’s. Dalıyorum içeriye. Yaklaşan Noel’le ilgili kapitalizm bütün kanallarını harekete geçirmiş. Kırmızılar, yeşillerle her taraf ışıl ışıl, cıvıl cıvıl, fıkır fıkır. Tam kapının girişinde kadın çantaları. Nasıl da biliyor bunlar zaafları. Sarı, kırmızı, yeşil, küçük, büyük, el, kol, sırt, abiye, spor, günlük, ulaşılabilir markalı, ulaşılamaz markalı. Şimdi buralara erkek montu koysalar öbür kapıdan çıkacağım oysa. Derken küpeler, kolyeler, yüzükler, sarı, gümüş, pembe, mavi, kırmızı, yeşil, sarı, lacivert, her çeşit renk sahte taşlarla, küçük, büyük, sallantılı, halkalı, minicik halkalı, miniminnacık taşlı, kafam kadar taşlı. Kapitalizmin tuzağına kendi isteğimle düşüyor, sallantılı beyaz metalden bir küpe ile sarı metal halkalardan yapılmış gösterişli bir kolyeyi alıyorum. Suçu da Eda’ya atıyorum. Kafayı dağıtmam gerek. Bin bir çeşit renkte rujların, allıkların, farların, parfümlerin arasından geçerek, ciğer delen kokularını soluyarak diğer kapıdan kendimi dışarıya atıyorum. Gereksiz alışverişe hala çok alışkın değilim.
Caddede sağlı sollu dükkanlar, ışıklı vitrinler, yaldızlar arasında ilerliyorum. Şöyle biraz daha yürüyüp iyice üşüyünce bir yerde kahve içerim diye düşünürken soldaki sokağın içindeki kitapçı dükkânı dikkatimi çekiyor. Meg’inkini anımsatıyor. Eski görünüşlü siyah bir binanın altında. Vitrini kitapların üzerine sarkıtılmış yapma kar taneleri ile pırıl pırıl. Camların üzerine dev bir kurşunkalem yanlamasına yapıştırılmış dekor diye. Nostaljik havası beni ilk görüşte çarpıyor. Dalıyorum içeri. İlk önce içerideki kokudan fark ediyorum buranın başka tür kitapçı olduğunu. Çocukluğumdaki dedemim kitaplarının sararmış yapraklarının küfümsü kokusu geliyor burnuma. Onlar ikinci el kitap dükkânı diyorlar, bildiğimiz sahaf, emeklilik hayalim. Dükkân iki kat, önce üst kata çıkıyorum, ön cephesi dar, arkaya doğru uzun bir dikdörtgen şeklinde dükkânın her bir katı. Üst kattaki kitap konularını fazla mesleki bulunca çok vakit kaybetmeden aşağıya iniyorum. İnerken merdivenin dayandığı duvardaki film afişi büyüklüğündeki ilanlar dikkatimi çekiyor. Çavdar Tarlasında Çocuklar, ilk baskı üç bin beş yüz dolar, Lolita, ilk baskı, Paris’te 1955’te basıldı, bin iki yüz elli dolar. Yanında kırmızı bir bant, satıldı. Biz de 1955’te basılan değerli bir eserin ilk baskısı kaça gider acaba? Kafamdaki iş kadınını geriye itip, dikdörtgenin uzun kenarı boyunca oldukça yakın halde dizilmiş metal kitaplıkların arasına dalıyorum. Akşam Eda’ya kitapçıyı büyük bir heyecanla anlatacağım, arkasına yaslanacak ve “Tam sana layık bir yer” diyecek. “Eskimiş kitaplar arasında eskimiş bir spinster*”. Bu arada utanmadan da elinde bir felsefe kitabı olacak. Kitabı işaret etsem, evde kalmanın felsefesini araştırıyorum diye atarlanacak, sonra da söylenmeye başlayacak: “Kızım, manyak mısın nesin, dal Macy’s’e, kap bir Guess çanta girişten, giy şöyle güzel bir topuklu, otur şöyle güzel bir kafede, hani umut dünyası.” Elimde olmadan kendi kendime gülüyorum kitaplar arasında dolaşırken. Öyle çok, öyle iştah açıcılar ki, çok ufak bir kısmını henüz okuyabildiğimi düşünüp hayıflanıyorum. Sırt sırta vermiş metal kütüphane sıralarının en sonuna, duvara dayanmış tekli olanına varıyorum. Klasikler, modernler, post modernler sıra sıra geçiyor ellerimden. Birden tam göz hizamdaki raflardan birinde görüyorum Yashar Kemal’leri. Üç taneler. Heyecanla alıyorum. Farklı bir şekilde çevrilse de birinin ‘Deniz Küstü’ olduğunu anlıyorum. Yabancı arkadaşlarım için harika bir hediye olur. Diğerinin İnce Mehmet iki olduğunu fark ediyorum. Birincisi yok. Tesadüfe bak! “İnce Mehmet’in önce ikincisini mi okudun” diyor bir ses kafamın içinde kahkahalarla gülerek. Elimdeki kitabı şakacıktan kafasına kafasına vurarak, “Ne yapayım şaşkın Laz Eda yanlışlıkla bunu getirmiş önce, sonra da çekti gitti yaz tatiline, ben de birinci gelene kadar ikinciyi okuyuverdim işte”. “Bu kızla geze geze sen de karardın yani sonuçta” diyor koyu mavi paltosunun önünü kapatarak. Sarmaş dolaş çıkıyoruz Bahariye’den yukarıya. Elimde kitap başım eğik dalıp gitmişken aynı ses devam ediyor “Önce birincisini okumanız gerek ama.” Kitabı tutan elimin sağ altından bir koyu mavi palto görülüyor, Türkçe konuşulduğuna ayılıyorum ve başımı kaldırıyorum.
Asil Şenol Topçu
*evde kalmış kız
Asil Şenol Topçu tüm yazılarına ulaşmak için tıklayınız:
https://pazartesi14.com/category/yazarlar/asil-senol-topcu/

