Üniversite kampüsüne gitmek üzere X İstasyonundan metroya biniyorum. Hemen karşıdaki sekiz kişilik koltuklardan köşedeki boş olanına oturuyorum. Tam karşımda istasyonları gösteren bir ekran var, kapının hemen yanında ise müzik dinleyen orta boylu, sırt çantalı bir adam ayakta duruyor. “Kapılara yaslanmayın!”, “Kapıları açmaya çalışmayın!” vb. uyarıların olduğu camdan dışarıyı görmek de pek mümkün değil. Oldukça hızlı gidiyoruz.
Etrafımdakileri gözlemlemeye başlıyorum. Genç bir öykücü olarak içgüdülerimle hareket ediyorum ve bugün buradan güzel bir öykü çıkaracağıma dair umudum var. Eğer öykü konusunu yakalarsam bugünkü derse katılmam da gerekmez. Yıllardır bir türlü bitiremediğim Edebiyat Fakültesinden mezun olmak yerine yazarak kendimi geliştirmek bana daha cazip geliyor. Üniversite müfredatının çetrefilli yollarında debelenmektense halkın arasına karışıp öyküler kovalamak daha iyi hisler uyandırıyor belleğimde. Bu nedenle şehrin pek çok yerine yayılmış metro, tramvay hatları ile vapurlara biniyor, hikâye avcılığına devam ediyorum. Çoğu zaman da elim boş dönüyorum dönmesine ama içimden bir ses bugünün diğerlerinden farklı olacağını kulağıma fısıldıyor.
Koltuklara kurulup cep telefonuyla oyun oynayanlara gözüm kayarken, yine cep telefonlarını rastgele karıştırıp zamanı öldürmeye çalışan bu yolcuları görünce nasıl bir bunalım çağına sıkıştırıldığımızı daha iyi anlıyorum. Az da olsa içimdeki umudu yeşerten bir yolcu hemen dikkatimi çekiyor. Metroya elinde kitabıyla giren yirmili yaşlarındaki bu kadının gözleri zekâ pırıltılarıyla dolu. İnce çerçeveli kırmızı renkli gözlük takmış. İri yarı iki adamın arasındaki koltuğa yaklaşıp oturuyor, kollarını gererek kendine yer açmaya çalışıyor. Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” adlı romanını ortalarına yakın bir yerden açıp okumaya başlıyor. Oldukça hacimli olan bu kitap, yıpranmış olması nedeniyle sahaftan alınmış izlenimi yaratıyor. Kitabın sayfalarının iyice buruşuk olmasından günlerdir okunduğu sonucuna varıyorum. Dostoyevski’nin en sevdiğim romanlarından biri olan “Karamazov Kardeşler”in nerelerinde olabileceğini yüzündeki ifadeden anlamaya çalışıyorum. İvan’ın anlatıldığı bölümlerdeymiş gibi bir havası var. Kaşlarını çatarak kitabı öylesine sıkıca kavrıyor ki sanki biri elinden kitabı almaya kalksa üzerine çullanıp hayatı ona dar edecek gibi. Her bir bölümünde psikolojik çözümlemelerin olduğu bu roman, “baba katilliğine” eğilmesi boyutuyla da edebiyat dünyasında bir başyapıt olarak değerlendiriliyor. Kadın sayfaları hızla çevirirken zaman akıp gidiyor. Yedi durak sonra inen kadının çantasını omzuna asıp perondan uzaklaşmasını izlerken metro yeniden hareket ediyor. Süratle ilerlemeye devam ediyor. Vagonlar dolup dolup yeniden boşalıyor. Hala kayda değer bir öykü yakalayabilmiş değilim.
***
Metroların takip edildiği kontrol merkezindeki radar ile ekrana yansıtılan görüntüden gidip gelen trenlerin ışıkları açıkça belli oluyor. O gün istasyon sorumlusu olan Emir Bey, ışıklarda olağan olmayan bir kıpırdanma hissedip hemen elindeki telefona sarılıyor. “Amirim, trenlerden biri radarda kayboldu. Sinyal alamıyoruz. Emirlerinizi bekliyorum” diyor. Amirin yüksek sesle “Nasıl böyle bir şey olur, bu mümkün değil!” diyen feryadını kabindeki görevli memurlardan birçoğu duyabiliyor. “Bilemiyorum efendim, bir anda kaybettik metroyu, nerede olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. En son sinyal Y İstasyonundan çıktıktan sonra geldi. Ondan sonra kayıplara karıştı.” diyen Emir Bey’e yüksek sesle hitap eden amiri, “Hemen geliyorum, siz araştırmaya devam edin. T İstasyonuna tren gitmiş mi arayıp sorun?” diyor. “Emredersiniz amirim” diyerek telefonu kapatan Emir Bey, araştırmaya başlıyor.
Metro istasyonlarında sıklıkla yaşanan sinyalizasyon sistemlerinin iyi çalışmaması sorunu uzun zamandır devam ediyor. Alt yapısı kurulup bakanlık tarafından gerekli ödenek de ayrılmadığı için ellerinden çok da bir şey gelmeyen memurlar, sınırlı imkânlarla çözüm üretmekten uzak. Seferlerin arasındaki sıklığı azaltarak bu soruna bir çözüm üretmeye çalışsalar da bu hamle de yeterince iyi bir sonuç vermiyor.
***
Hızımız giderek artıyor. Metrolar otomatik olarak çalışıyor ama gerektiği zaman kontrolü ele almaktan sorumlu vatman; metroyu durdurmak için pek çok hamle yapıp frene de basmaya çalıştıysa da başarılı olamıyor. Raylardan gelen gıcırtıları duyan yolcular, metronun durmakta zorlandığını hemen fark edip paniklemeye başlıyor. Vatman, yanındaki diğer vatmana işaret ediyor. Mikrofondan konuşan diğer vatman da yolculara hitaben, “Sayın yolcularımız, paniği gerektirecek bir durum yok, küçük bir arıza var. Kısa zamanda halletmeye çalışacağız. Teknisyenlere haber verdik, yoldalar.” diyerek amirlerinden önceden aldıkları talimatları harfiyen yerine getirmekten çekinmiyor.
Vatmanın anonsunu duymamızdan beş dakika sonra metronun yavaşladığını, kısa bir süre sonra da durduğunu fark ediyorum. Birkaç yolcu panik içerisinde kapıları yumruklayıp bu cehennemden bir an önce çıkmaya çalışırken, vatmanın mikrofondan gelen sesi yeniden duyuluyor. “Sayın yolcularımız, zor da olsa durmayı başardık. Panik yapmayalım lütfen. Yardım ekibi çoktan yola çıkmıştır. Şimdilik metronun kapılarını açamıyoruz. Güvenlik açısından. Dışarıda başınıza bir şey gelmesini hiç istemeyiz. Lütfen sakin olun.” diyerek telkinlerde bulunuyor. Yolcular geçici bir süre de olsa sakinleşiyor.
***
Kontrol noktasının kapısından hızla giren amir, etraftaki memurlara emirler yağdırmaya başlıyor. “Metro seferlerini hemen durdurun. O hatta başka tren istemiyorum, hemen!” diye talimatlarda bulunan amirlerini sözlerini emir telakki eden memurlar, önlerindeki bilgisayarlardaki tuşlara seri hareketlerle basmaya başlıyor. Ekrandaki karmaşa sürüyor. Birçok trene telsizle giden emirler hemen dikkate alınıyor, trenler durdurulup kontrol noktasından gelecek emirler beklenmeye başlanıyor. Neyse ki çabucak alınan kararla daha büyük bir facianın kapısından dönülüyor. Şimdi en önemli sorun, Y İstasyonu ile T İstasyonu arasında kaybolan trenin nerede olduğunu bulmakta. Yardım ekiplerine talimatlar yağdıran amir Selçuk Bey, bir an önce istasyona inip güvenlik şeridinden o alana gitmeleri için emir veriyor. İşinin hakkını vererek yapmasıyla bilinen Selçuk Bey, bu yönü nedeniyle çalışanları tarafından sevilen biri. Bazen kızgınlıkları ile sert çıkışlarına tanık olunuyor. Ancak önemli durumlarda öfkesini kontrol edememesi biraz da çalışanların görevlerini yapmamalarına olan tepkisinden kaynaklanıyor. Ona göre bir memurun görevini her şeyin üstünde tutması gerekiyor. Bu nedenle Selçuk Bey’in iyi niyetinden kimse şüphe etmiyor.
***
Trenin ışıkları sönünce etraf zifiri karanlığa gömülüyor. Fenalık geçirip bayılanlardan, kapalı alan fobisi olanlara kadar birçok yolcunun çığlıkları duyuluyor. Karanlıkta etrafımda neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Zifiri karanlık bir türlü dağılmıyor. Cep telefonumu çıkarıp ışığını yakıyorum. Etrafımdaki yolculara bakınmaya başlıyorum. Yolcuların gözlerindeki korku hemen fark ediliyor. Diğer yolcular da cep telefonlarının ışıklarını açınca ortalık iyice aydınlanıyor. Birbirimizi daha kolay görmeye başlıyoruz. Bayılanlara müdahale ediyoruz hemen, yolculardan biri yerde yatan yetmişli yaşlarındaki bir kadının yanına geliyor. “Açılın, ben doktorum, biraz hava alsın, etrafını boşaltın.” diyor. Yolculardan biri hemen çantasından pet şişedeki suyu çıkarıp doktora uzatıyor, bir başkası da küçük kolonya şişesini. Doktor bileklerini ovuşturmaya başlıyor, neyse ki nabzı hâlâ atıyor. Yüzünü yıkıyor yaşlı kadının. Kendine gelmesiyle birlikte omuzlarından tutup kenara yaslanmasını sağlıyor. Yolculardan biri çoktan üzerindeki paltoyu çıkarıp kadının uzandığı yere yastık niyetine yerleştirdi bile. Yolcuların sakinleşmesi ve dayanışma duygusuyla hareket etmesi hepimize iyi geliyor. Aradan yarım saat geçmeden ışıklar yeniden yanıyor ve hoparlörden vatmanın sesi duyuluyor. “Elektrik hattının arıza görmesi nedeniyle ışıklar sönmüştü daha önceden. Teknisyen arkadaşımız arka vagonlara zor da olsa ulaşıp jeneratörü devreye soktu. Sakin olmaya çalışın. Yardım beklemekten başka çaremiz yok.” diyerek mikrofonu kapatıyor. Metronun vagonunda tıkılıp kaldık ama çaresizce beklemek istemiyoruz. Yolculara bakıp yüksek sesle konuşuyorum. “Arkadaşlar biliyorum hepimiz için de zor. Korktuğunuzu da biliyorum ama yardım beklemek yerine bu vagondan çıkmanın yollarını aramak zorundayız. Böylelikle raylardan gidip en yakın istasyona ulaşabiliriz” diyorum. Bütün yolcular, sakin ve teskin edici ses tonumdan etkilenmiş olmalı ki başlarını onaylayan işaretlerle sallayıp dinlemeye başlıyor. “Kapıları hemen açın” diye bağırıyorum ama vatmanlara bir türlü sesimi duyuramıyorum. Kamera görüntülerinin her zaman sisteme kaydedildiği bir trende bu sözlerimin duyulmamış olması mümkün değil. Vatmanlar nedense mikrofonu açtıktan sonra bize yardım edip vagonun kapılarını açmak yerine, duymazdan geliyor. “Hep bir ağızdan bağıralım” diyorum. “Kapıları hemen açın” diye bağırmaya başlıyoruz. Vatmanlardan biri yaklaşık on dakika sonra mikrofonu açıp “Sizi dışarıya bırakıp daha büyük bir sorumluluğun altına giremem. Yardım gelene kadar sizi çıkaramam” diyor. Can havliyle yeniden “Açın kapıları, hemen” diye bağırsak da hızla mikrofonu kapatıyor. Acil durumlarda camı kırmamız için konulan çekici yerinden alıp cama vurmaya başlıyorum. Hiçbir etkisi olmuyor. Cam kırılmak bir yana sanki hiç darbe almamış gibi sapasağlam yerinde duruyor. Ne kadar uğraşsam da camı kıramıyorum. Arkalardan ufak tefek bir adam, uzak doğu sporlarında uzman olduğunu söyleyerek “Bir de ben deneyeyim.” diyor. Kenara çekilip koltuklarımıza yerleşirken o geriye gidip hızla koşarak havada kısa bir uçuşun ardından tekmesini cama indiriyor. Kalın plastik camda hiçbir aşınma olmuyor, yere yuvarlanarak şaşkınlıkla etrafına bakınıyor. “Demir gibi, yerinden bile oynatamadım” diyerek geriye çekiliyor. “Başka bir çözüm bulmak zorundayız arkadaşlar. Görünen o ki vatmanlar bizi kurtarmak yerine burada ölüme terk edecekler. Daha sakin olup çözüm üretmeye çalışalım.” diyorum. “Evet, doğru, sakin olmamız lazım. Düşünelim” diyen sesler yükseliyor yolcuların arasından.
***
Kontrol noktasındaki hareketlilik devam ediyor. Kayıp metronun vatmanlarına telsizle ulaşılamıyor. Yola çıkan yardım ekipleri henüz metronun nerede olduğuna dair bir bilgi geçmiyor. İki istasyon arasının oldukça uzun bir mesafe olması da kaygıları arttırıyor. Amir Selçuk Bey, telsizin başında bekleyişini sürdüren memura göz ucuyla bakarken, sistemdeki arızayı nasıl giderebileceklerine dair çözümler üretmeye çalışıyor. Uzman ekip yaklaşık bir saat önce geldiği odada cihazların arızasını gidermeye çalışıyor. Birçok alet ve edevatı masanın değişik yerlerine koyarak kabloları söken bu ekibin işi öyle hemen bitecek gibi görünmüyor.
***
Trendeki koltukları sökmeye başlıyoruz. Karateci çocuğun tekmeleri ile sanayide makine ustası olarak çalışan Mahmut Usta’nın arka cebinde taşıdığı tornavidanın yardımıyla zor da olsa koltukları sökmeyi başarıyoruz. Bayılan yaşlı kadın çoktan kendine gelmiş, ilgiyle bizi takip ediyor. “Hadi oğlum, kırın camları, kurtulacağız” sözleriyle de moral vermeye çalışıyor. Söktüğümüz altı tane koltuğu camlara vura vura zor da olsa kırmayı başarıyoruz. Camın bulunduğu yerde küçük bir boşluk oluşuyor, sert plastik camları kırmak yine de zor olacak gibi. Camda kırılan boşluğu koltukları vura vura zor da olsa genişletiyoruz. İçeriye buz gibi serin hava dolarken, herkes heyecanla birbirlerine sarılıyor. Derin derin nefes alıp kendimize gelmeye başlıyoruz. Açıklığı genişleterek hepimizin çıkabileceği bir boşluk oluşturuyoruz. Metrodan hızla çıktığımızı gören vatmanlar, kendilerini bulundukları odaya kilitleyip tedirginlikle etrafa bakınmaya başlıyor. Aldığımız karar gereği aramızdan benim de aralarında olduğum üç kişiyi seçiyoruz. Yardım ekiplerine ulaşıp geri dönmek üzere harekete geçiyoruz. Her ihtimale karşı karateci arkadaşı trende bırakıyoruz. Vatmanlar tehdit oluşturmasın diye. Çünkü bizi ölüme terk eden adamlardan her şey beklenebilir diye düşünüyoruz. Diğer yolcular bize güven telkin eden konuşmalarıyla omuzlarımıza dostça vururken, “Size güveniyoruz. Çabucak gidin, gelin” diyorlar. Güvenli bir şekilde rayların hemen yanındaki güvenlik şeridinden ilerlemeye başlıyoruz. Yüz metre kadar ilerliyoruz. Karanlıkta, elimizdeki cep telefonlarının ışığıyla birlikte yürümeye çalışıyoruz şarjlarının bitmemesi umuduyla. Etrafta koşuşturan kedi büyüklüğünde fareleri görmezden gelerek yürümeye devam ediyoruz. Bütün korkularımızı unutup özgürlüğe koşuyoruz. Yaklaşık iki yüz metre sonra kafalarındaki ışıklı başlıklarla bize doğru gelen yardım ekiplerini görüyoruz. Aralarında sağlıkçılar da var. Koşarak sarılıyoruz hepsine. Yaşadıklarımızı kısaca anlatıyoruz ekip sorumlusuna. Sakin olmamızı söyleyip “Hadi, hemen ilerlemeye devam edelim.” diyor.
Bundan sonra süreç o kadar hızlı ilerliyor ki ben de şaşırıyorum. Kendi aramızda yarattığımız dayanışmanın sonucunda yaşadığımız zorlukların üstesinden geliyoruz. Ufak tefek nefes sorunları dışında ciddi bir rahatsızlık yaşamadan hem de. Tansiyonu düşüp bayılan teyze de kısa zamanda toparlanıyor. Başlatılan soruşturma sonucu metronun vatmanları ceza alıyor, birçok insanın hayatını tehlikeye attıkları için de mesleklerinden ihraç ediliyor. Selçuk Bey’in de çabalarıyla soruşturma sonrası ifadelerimizin alınmasının ardından bu yaşananlarda ihmali olanlar en ağır şekilde cezalandırılıyor. Kamuoyuna yaptığımız açıklamada sinyalizasyon hatasının nelere yol açabileceği üzerine tecrübelerimizi paylaşıp, haftalarca gündemde kalan bir soruna çözüm üretecek duyarlılığı oluşturmaya çalışıyoruz. Tren kazalarında yakınlarını yitiren ailelerin de desteğiyle ülke genelinde protesto eylemleri düzenliyoruz. Başbakanın da aralarında olduğu pek çok politikacı üzerinde baskı oluşturuyoruz. Parlamentoda yapılan görüşmelerin ardından yüklü bir bütçe ayrılarak sinyalizasyon sisteminin baştan sona gözden geçirilip geliştirilmesi için gerekli adımlar atılıyor. Artık hepimizi daha güzel günler bekliyor.
Beni sevindiren en önemli gelişmelerden biri de yazacağım öyküyü bulmuş olmamın yanı sıra, öne çıkan karakterlerinden biri de olmam. Eve gittikten sonra bilgisayarın başına kurulup yaşadıklarımızı yazmaya başlıyorum.
HAKAN KİZİR
Toplu Taşıma Dosyası Öyküleri :
Toplu Taşıma mı dediniz -Füsun Uzunoğlu
Herşeye Rağmen Var Olmak – Işın Güner Tuzcular
Temizlikçi Kadınların Otobüsü – Hamit Ergüven
Tramvaydan Marmaray’a – Serap Alsırt
Otobüsten Gelen Kısmet – Oya Engin
Ulaşım ve İnsan Halleri – Sinan Temir

Güzel olmuş, emeğinize sağlık… Lyon Paris hızlı treninin bozulmasıyla o paniği yaşayan biri olarak da başarılı buldum…Birliktelikle çözüm üretip kazanımla bitmesi de güzel!…
Kalemine sağlık. İlginç bir öykü olmuş
Hep bir yerde kalırsak ne olur diye düşünürdüm, kalemine sağlık, gözümde canlanıyor artık.
Sakin başlayıp, soluk soluğa biten bir öykü olmuş Hakan, eline sağlık. Olmayan Aşiyan durağında inmek için bindiğimiz Boğaziçi finikülerinden de ilham aldığını düşünmeden edemedim.